Sayın Gurdjieff – Yeniden Doğuş Üzerine
‘Memento mori’ mosaiği, Pompeii’de bulundu.
Naples National Archaeological Museum’da sergileniyor.
Kaynak: Wikimedia Commons
*
Çeviri: Nalan Özkan Lecerf
Maurice Nicoll: Bay Gurjieff’in yıllar öncesi söylediği birşeyi sizlere okumak istiyorum:
‘Sıklıkla bana değişik metinlere, kıssalara, vs, Yeni Ahit’e (iyi haberler) ilişkili sorular soruluyor. Kanımca Yeni Ahit (iyi haberler) hakkında konuşma zamanı bizler için henüz gelmedi. Bu daha çok bilgi gerektiriyor. Ancak zaman zaman belli Yeni Ahit (iyi haberler) metinleri alacağız ve bunları sohbetlerimiz için bir çıkış noktası olarak kullanacağız. Bu bize onları doğru bir şekilde işlememizi öğretecektir, bilhassa, bildiğimiz metinlerde en önemli noktaların genelde eksik olduğunu.
Başlamak için bilinen, doğabilmesi için ölmesi gereken tohum hikayesini ele alalım: ‘Bir buğday tanesi yere düşüp ölmez ise, tek başına kalır; ancak ölürse, birçok meyve beraberinde getirir.’
Bu metnin birçok farklı anlamı vardır ve biz ona sıklıkla dönmeliyiz. Ancak öncelikle bu metnin içerdiği prensibinin insanoğluna tamamen uygulandığını bilmek zorundayız.
Hiçbir zaman yayımlanmayan ve muhtemelen hiçbir zaman yayımlanmayacak olan bir özdeyiş kitabı var. Bilginin anlamı ile ilişkilendirerek bu kitaptan daha önce bahsetmiştim ve sonrasında kitaptan bir özdeyişi alıntı olarak aktarmıştım.
Şu anda konuştuğumuz konuyla ilintili kitap diyor ki: ‘Bir insanoğlu doğabilir, ancak doğabilmesi için önce ölmeli, ölebilmesi için önce uyanmalı.’
Başka bir yerde der ki: ‘Bir insanoğlu uyandığında ölebilir; ölürse doğabilir.’
Bunun hangi anlama geldiğini bulmalıyız. ‘Uyanmak’, ‘Ölmek’, ‘Doğmak’: Bunların 3’ü birbirini izleyen aşamalardır. Eğer ki Yeni Ahit’i (iyi haberler) dikkatli incelersen, çoğu zaman ‘doğma’ olasılığına ilişkin referanslar verildiğini göreceksin; birkaç referans ‘ölmek’ gerekliliğine ilişkin yapılır ve ‘uyanma’nın zorunluluğuna ilişkin birçok referans var… ‘Dikkatli ol, saati bilmiyorsun’ … vs. Ancak insanoğlunun bu üç olasılığı, uyanmak veya uyumamak, ölmek ve doğma, birbiriyle ilintili olarak belirlenmedi. Yine de bütün mesele budur. Eğer bir insanoğlu uyanmadan ölürse, doğamaz. Eğer bir insanoğlu ölmeden doğarsa, ‘ölümsüz birşeye’ dönüşebilir. Böylece ‘uyanmamış’ olduğu gerçeği onun ‘ölmesini’ önler ve eğer ‘ölmeden’ doğarsa, o zaman onun ‘olma’sını önler.
‘Doğmuş olmak’ hakkında önceden de yeterince konuştuk; özün yeni bir büyümesinin başlangıcı ile ilgilidir – özgünlüğün şekillenmesinin başlangıcı, bölünmez bir ‘Ben’in ortaya çıkmasının başlangıcı.
Ancak buna erişebilmek için veya en azından erişmeye başlayabilmek için, insanoğlu ölmeli, yani kendini binlerce önemsiz bağlılıklardan ve onu içinde bulunduğu pozisyonda tutan kimliklerden özgür kılmalı.
O hayatındaki her şeye bağlı, hayal gücüne, aptallığına, ızdırabına ve büyük bir ihtimal ile herşeyden daha çok ızdırabına. Kendini bu bağlılıktan özgür kılmalı. Şeylere bağlılık, onlarla kimliğini saptamak, insanoğlundaki binlerce gereksiz “Ben”i canlı tutar. Bu ‘Ben’ler ölmeli ki, büyük ‘Ben’ doğabilesin. Ancak onların ölmesi için ne yapılabilir? Onlar ölmek istemiyor. İşte bu noktada uyanma ihtimali kurtarmaya geliyor. Uyanmak demek, kendi hiçliğinin farkına varmak demek, yani kendi eksiksiz ve kesin mekanikliğinin ve çaresizliğinin farkına varmak demek. Ve bunu felsefi bir şekilde kelimelerde fark etmek yeterli değil. İnsanoğlu bunu net, kolay ve kesin gerçekle, kendi gerçeklerinde fark etmeli. İnsanoğlu kendini biraz bilmeye başladığında, kendinde kendini dehşete düşürecek birçok şey görecektir. İnsanoğlu kendisi ile ilgili dehşete kapılmamışsa, kendisi hakkında hiçbir şey bilmiyor demektir.
Onu atmaya, durdurmaya, ona bir son vermeye karar verir. Ancak ne kadar çaba gösterirse göstersin, bunu yapamayacağını, herşeyin olduğu gibi kaldığını hisseder. Bu noktada iktidarsızlığını, çaresizliğini ve hiçliğini görecektir. Veya yine, kendini bilmeye başladığında hiçbir şeyin kendine ait olmadığını, yani kendine ait olduğunu bildiği tüm şeylerin, zevklerin, görüşlerin, düşüncelerin, inançların, alışkanlıkların, hatta hataların ve kusurların ona ait olmadığını, ancak başka bir yerden hazır bir şekilde ödünç alındığını görüyor. Bunu hissederek insanoğlu kendi hiçliğini hissedebilir. Ve hiçliğini hissederek, insanoğlu kendini gerçekte olduğu gibi görmeli, bir saniye ve bir an için değil, sürekli olarak, unutmayarak.
Bu sürekli olarak hiçliğinin ve çaresizliğinin bilincinde olan insanoğluna sonunda ‘ölmek’ için cesaret verecektir, sadece zihinsel olarak veya bilincinde ‘ölmek’ için değil, ancak gerçekten ‘ölmek’ için, içsel gelişimi için ya gereksiz olan ya da engelleyen yönlerini gerçekten ve sonsuza dek redetmek için. Söz konusu yönler ilk başta onun ‘yanlış Ben’i, devamında ise kendi ‘kişiliği’, ‘iradesi’, ‘bilinci’, ‘yapma kapasitesi’, güçleri, girişimleri, tespitleri vs… ile ilgili harikulade fikirleri.‘
***

Bir yanıt yazın