Skip to main content

Büyük Bölünme-2.Bölüm: Bizi Kontrol Altında Tutan 10 Zincir

Picture by Lars Sundström.

*

Nicolas Lecerf tarafından 27 Ocak 2015 tarihinde kaleme alınmıştır.

Çeviri: Nalan Özkan Lecerf.

*

Bizleri insan yapan nedir? Bizi mineral, bitkisel ve hayvansal gibi diğer âlemlerin türlerinden farklı kılan? Her şeyi bir insan biçimine sokma (antropomorfizm) eylemimizle mineral, bitki ve hayvanlara insan nitelikleri atfederiz. Ancak sadece insanoğlu onların mahrum kaldığı birkaç eşsiz özellikle donatılmıştır.

Yatıştırılmış bir şekilde sezginin kapılarını ardımızda bıraktığımızda karşımıza içsel duyumuzun, iyi perimiz ‘iyiyi ayırt etme’nin (predilection) habercisi olan ayırt etme dünyası çıkar. Deneyimleyerek bize iyi geleni öğrenip, doğamıza ve bireysel tasarımımıza karşı gelenden ayırt ederiz.

Eğitimimiz bizi sadece dünyanın kaynak ve hükümetlerini kontrol eden, acımasız azınlığa hizmet eden toplumun dayattığı modele göre ‘şekillendirmektedir’. Kriterleri yerine getirmediğimiz vakit dışlanıp sonsuz ‘sınıflandırmalarla’ etiketlenir, ta ki bizde iz bırakan bu süreç bizi kırıp, modele uydurana kadar. Baskılayıcı cephanelik fiziksel gözdağı vermekten incelikle yapılan psikolojik manipülasyona kadar varır.

Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı’nın (DSM) 5.baskısının yarattığı sarsıntı o kadar güçlü şok dalgaları yarattı ki, önceki baskıların hayranları bile tipik bir ‘büyücünün çırağı’ duygusuyla uyanmaya başladı: ‘Ne yaptık? Neyi serbest bıraktık? Toplum adına hangi kötülüğü açığa çıkardık?’, vb…

‘Ne yaptık?’ sorusu klinik açıdan cevaplandırılabilir. Dünya’nın kaynaklarını ve insanların üzerindeki kontrolü güvenceye almak adına Büyük Bölünme’den bu yana aşağıda yer alan ve bizi zincire vuran 10 girişim sapıkça ve soğukkanlı bir şekilde başarılıyla hayata geçirildi:

1)Evren’den kopuk bir şekilde yaşadığımıza inandırıldık.
2)Sağ beyin lobumuz ‘donduruldu’, böylece manipülasyona açık olan ve subliminal seviyelerde etki edilebilen bilinçaltı yaratıldı.
3)Sol beyin lobumuzun, ‘mantık yürüten’ makinamızın tüm zihnimizi teşkil ettiğine inandırıldık.
4)İki beyin lobunun arasındaki doğal bağlantının dikkate alınmaması nedeniyle cevapsız dinamiklerin dışarıdan alınan yardımlarla iyileştirilmesi gereken ‘hastalıklar’ın belirtileri olduğuna inandırıldık.
5)Sağ beynin tortu şeklinde kalan aktivitesi mantıksız, isterik ve dengesiz olarak etiketlendi. Onun güvenilmez olduğuna inandırıldık.
6)Yardımın ‘dışarıdan’ geldiğine inandırıldık.
7)Gerçekler ve gerçeklikler olarak sunulan ve varoluşumuzun algı dokusunu doğrudan etkileyen zihnin sanal yapılarına inandırıldık.
8)Zaman içinde tamamen ters bir değerler sistemi yaratıldı.
9)Bize zarar verecek olan şeyleri ve hayatı istemek üzerine kurulu bir yaşam biçimi oluşturuldu.
10) Ve ‘para’ icat edildi ki, ‘istediğimiz şeyleri satın alabilelim’.

1.Zinciri inceleyelim: Evren’den kopuk bir şekilde yaşadığımıza inandırıldık. Yayılma-yaratılış devam eden bir süreç olup, bizler onun bir parçasıyız. Bu cümle Evren’le olan bağlantımızın güncelliğini koruduğunu, bu eylemin geçmişte sadece bir kez yaşanmadığını ve hâlihazırda neden-sonuç ilişkilerinin yaşlanan ağında yaşadığımızı gösterir. Zaman sadece ikili dünyamızda vardır. Bir öncesinin var olduğuna inandıran, böylelikle bir sonrası yaratılabilen doğrusal bir zaman algısı bize dayatıldı. Zamanın bu söz konusu parçalanması bizi Evren’in birleştirici ve şimdiki haline yabancı kılar. Bize dışımızda yer alan bir tanrının veya eylemde bulunan birkaç tanrının var olduğuna inandırarak bağlantımız bir örtüyle bulanıklaşır ve aşikâr olanı saklayan bir sise dönüşür. Her şey birdir, tüm parçalar bağlantı içinde olup, bölünemez.

Buradaki ‘cerrahi işlem’ ile içselliğimizden ve Evren’le olan doğal bir akış halinde olan bağlantımızdan koparılırız. Gelişen 21’inci yüzyılda bile çocuklar aşikâr olanın farkında olup, zarar görme veya dışlanma korkusuyla ya kendi kendilerine başkalaşır, ya da başkaları tarafından kısırlaştırılır ve böylece Evren’le olan sağlıklı ve doğal bağlantıyı bulanıklaştırır.

‘Alıcı antenlerimizi bozarak kendimizi ilhamdan mahrum bırakıp, sağır oluruz. Yayan antenlerimizi yok ederek kendimizi erkekliğimizden men edip, kör oluruz.

O zaman zayıflayan rollerimizi üstlenmesi gereken kadınlarımız bize başkaldırıp, bizi küçük göreceklerdir. Sonuç olarak kendi evlerimizde çocuklarımız bize bir hiçmişiz gibi davranacaktır. Devamında anarşi ulusları ele geçirir ve son olarak dünyada kölelik kendini var eder.’

‘Message+Rediscovered’, Louis Cattiaux, XVI.kitap – paragraf 2’ve 3’.

‘Eylemde bulunan’ doğal güçler, ayımız ve güneşimiz, diğer gezegenler gibi Evren’in parçalarının gerçek tanrılar olduğuna inandırılırız. Böylelikle tam resmi görmemiz engellendiği için dar bir bakış açısına sahip oluruz. İşte hayata geçirilen antropomorfizm: Zeus ve yıldırımı, şimşek tanrısı Thor ve çekici, Posseidon ve su, vb… Ekinlerle uğraşırken bir sürece ve rüzgâr, yağmur, sıcaklık gibi dışsal etkenlerin müdahalalelerine şahit oluruz. Sadece fenomen ve eylemde bulunan yasalar olmalarına rağmen onlara ‘niyetler’ atfederiz. Söz konusu niyetlere korkuyla yaklaşmanın bizi bir nevi ‘hipnotik hal’deki öz-sürgüne sürüklediğini kanıtlamıştır. Bu sürgünde kendini üstad veya lider ilan etmiş, rahipler topluluğu aracılığıyla ‘tanrıların iradesi’ni bize emredeceğini ve böylelikle onları sakinleştirip, insanları ve … ekinleri (!) koruma altına alacağını iddia eden herhangi birine itaat etmeye bağımlı oluruz. Geçmişte ve şimdi de tanrılara hizmet etmek, hükümdarlara hizmet etmektir. Bu, kesinlikle sorgulanamaz, aksi takdirde çok hızlı bir şekilde fiziksel bir tepki ile karşı karşıya kalırız. Gurdjieff bunu bir kuzu sürüsüne sahip olan büyücüyü ele alan Bir Doğu Masalı hikâyesinde gözler önüne serer. Sonuç olarak bizler özgün tasarımımız olmayan, ‘saptırılmış bir hal’deyiz. Böylece kendi kendimize dayattığımız zayıflığımızdan beslenen, köpeklerimizin kürkünde yaşayan parazitler gibi olan yırtıcı hayvanların yemi haline geliriz. Bu manipülasyon nedeniyle parazitler bizlerden beslenmektedir.

2.Zincir: Sağ beyin lobumuz ‘donduruldu’, böylece manipülasyona açık olan ve subliminal seviyelerde etki edilebilen bilinçaltı yaratıldı. Normal tasarımımızda beyin loblarımız bütüncül bir şekilde işbirliği yapmaktadır: Sağ beyin lobumuz duyularımızın toplamı olup (5 fiziksel uyarıları algılayan + 7 içsel, Hermetik Geleneğe göre), eylemden sorumlu olan sol beyin lobumuzla birlikte çalışır. Sol beyin lobun yegâne işi, yapılandırmak, sorgulamak ve sağ beyin lobunun vizyonunu hayata geçirmek. Ancak nelerin olup bittiğini, köleliğimizin uygun koşullara sahip olan temeli atan süreci gözler önüne seren İncil’de yer alan Habil ve Kabil hikâyesini incelediğimizde anlayabiliriz.

Hikâyede, ‘Tanrı’nın Habil’i daha çok sevmesinden dolayı durumu kıskanan’ Kabil, Habil’i öldürür ve sürgüne gönderilir. Taş kesilmiştir. Bunun basitçe anlamı sol beyin lobunun sağ beyni ele geçirmesi, böylelikle işgal ettiği alanda küçülmesi, donması ve şoka uğramasıdır. Bu durumun altında ezilen ve sertleşen Kabil, bilinçli sağ beynin yokluğunu, bilinçaltını, varsayar. Bu olgu, bir evin çatısı altında bulunan, hayata dair birçok eşya ve anılarla dolu olan, ancak hayatın kendisini barındırmayan tavanarasına benzetilebilir. Burada bütünü ele geçiren bir parçanın hiçbir şeyi ne anladığını ne de kavrayabildiğini görürüz. Yine Faust’un hikâyesi bu noktada dikkatimizi çeker. Uyuyan Güzel veya Pamuk Prenses gibi tüm masallar bu tarz manipülasyonların yankıları olup, bize lanetlerimizi nasıl ortadan kaldıracağımıza dair ipuçları verir.

3.Zincir: Sol beyin lobumuzun, ‘mantık yürüten’ makinamızın tüm zihnimizi teşkil ettiğine inandırıldık. Bu çok kolaydır, çünkü ciddi anlamda sol beyin lobumuzun beynin tümünü temsil edermişçesine ‘mantık yürütme’ işlemlerine ‘indirgendik’. Uygarlıklarımız bu temelin üzerine inşaa edildi: ‘Muhameke eden zihin, tüm zihindir.’ İzlenimlerimizin göreceliği ve yanlış yönlendirilme ihtimalinden dolayı 5 fiziksel uyarıları algılayan duyurumuzun rehberlik ettiği aktif zihnimizin sadece bir bölümüyla Evren’i nasıl kavrayabiliriz? Yaşanan bir olayı farkı tanıklar tarafından, farklı hatta çoğu zaman çelişkili bir şekilde anlatıyor olması karşılaştığımız klasik bir durumdur. Duyularımızın fizikselliği öz-yanılsama dediğimiz olguyla boğulmaları için girdi tekil eder. ‘Gerçeklik’ dediğimiz şeyin mükemmel olmayan ve yanlış yaklaşımıdır. Sol beyin lobu tek başına bunu baz alır ve bizi yıkımın tüm senaryolarına sürükler.

4.Zincir: İki beyin lobunun arasındaki doğal bağlantının dikkate alınmaması nedeniyle cevapsız dinamiklerin dışarıdan alınan yardımlarla iyileştirilmesi gereken ‘hastalıklar’ın belirtileri olduğuna inandırıldık. Doğal akış ‘eksik’ olan sağ beyin lobu tarafından algılanmaz ve dengesizlik yaratan, donan veya tecavüze uğrayan sağ beyin lobun ‘kutsal olmayan çocukları’ olan korku ve kibirle egoların mevcut kütlelerini şişirecek olan akımlarla sol beyin lobuna sapar. Korku, sol beynin sağ beynin sahasına izinsiz girmesiyle doğar. SOPHIA hakkındaki tüm hikâyeler bunu anlatır. Johann Georg Gichtel veya Jacob Boehme en iyi örneklerdir. Küçücük bir alana sıkıştırılır ve orada komada gibidir. Sadece gerçek ve sadık aşk onu uyandırıp, yeniden genişletebilir. Bu ilgilenilmeyen akımlar dengesizlikler yaratacak olup, (hastalıklardan konuşmamak adına) ‘zihinsel koşullar’ ve ‘zihinsel bozukluklar’ olarak etiketlenen belirtilerin kaynaklarıdır.

Parça kendini bütünü temsil eder şekilde gördüğünde, ancak ‘bilinç’ ve olma meşruluğundan yoksun kaldığında kibir ortaya çıkar. Böbürlenir ve kendini beğenmişlik tribine girip, dünyanın bize minnettar olması gerektiğini ve sonuçlar olmaksızın onu ele geçirmeye hazır olduğunu düşünürüz.

Sorumluluğun ve sahip çıkmanın atlanması kibirin imzasıdır. Bütünü artık kavrayamadığımız için, kaygılı ve doğal olmayan halimizi nedeni değil de belirtileri bloke eden yöntemlerle ‘düzeltmek’ isteriz. Gerçeği bulmamıza engel olan bütün bir ‘bilim’, psikoloji ve psikatri, geliştirildi ve köklerine bakıldığında onların ne kadar ‘bilimsel olmadığını’ görmek bizi şaşırtabilir. Medyada şu anda birçok şeyin aydınlatılması bu anlamda şaşırtıcı değildir.

5.Zincir: Sağ beynin tortu şeklinde kalan aktivitesi mantıksız, isterik ve dengesiz olarak etiketlendi. Onun güvenilmez olduğuna inandırıldık. Hayalet, vampir, kurt adam, poltergeist gibi varlıklardan oluşan rengârenk tayfasıyla tüm ‘paranormal’ aktiviteler, doğrudan bedenlerimizin yanlış işlevinden kaynaklanır. Dört element ve ilgili ‘doğaları’ veya modern kavramlarıyla psikolojilerinden oluşan fiziksel bir bedene doğuyoruz. Ayrıca 3 bedenimiz var, fizikselin yanı sıra duygusal ve zihinsel. Devamında bizi ele geçiren sol beyin lobuna (anımus) ve donmuş sağ beyin lobuna (anima, Sophia) sahibiz. Bunun dışında bizi özel alanımızın istila edilmesinden koruyan ve normal şartlar altında sağlıklı ve dengeli bir bireyde var olan bir güvenlik sistemine sahip olmadığımızdan egolarımızın gelişmesini tevşik eden ve işleyişimizi ele geçiren hücrelerin anıları bizi etkiler.

Bedenlerimizin bir seviyesinde ifade bulan her bir tezahür, korku ve çekme-itme birleşimiyle yaşamaya öğrendiğimiz birçok ‘doğaüstü’ güç gibidir. Oslo sendromu gibi bazı durumlarda bize işkence edenlere âşık oluruz… Edebiyatımızda, filmlerde ve sanatta var olan tüm doğaüstü hayvanat bahçesi gerçeğin ters aynaları gibi olup, bizleri Büyük Bölünme’den bu yana yüzyıllarca bezdirdi. Canavarlardan korkarız, çünkü onlar ‘mantıklı’ zihnimizin sınırlarına sığmaz, onun tarafından kavranamaz ve mantıksız, isterik ve dengesiz olarak tarif edilir. Kalbin açılması bakış açımızı köklü bir değişime uğratır. Canavarların ötesini kavrayabilir ve tekrar bir bütün olarak devreye soktuğumuz bölünmüş sağ beyin lobumuzla kurduğumuz yenilenmiş ilişkiyi nasıl genişletebileceğimizi daha derinden keşfederiz. ‘Kral ve Dünya BİR’dir’ der Kral Arthur kutsal bir jestle. Ovide’nin Metamorfoz kitabı, Charles Perrault’un Eşek Derisi masalı bu olası değişimin ve zihin değişiminin (Metanoia) birer örneğidir.

6.Zincir: Yardımın ‘dışarıdan’ geldiğine inandırıldık. Odağımız ‘dışarıya’ yönlendirildiğinden ‘içe’ bakmamak çok kolaydır. Böylece çelişkinin gidebileceği sınıra kadar bu yönde onaylanırız. 5 duyumuzu kullanan ‘mantıklı’ zihinde köklenmişiz, ancak aynı zamanda yardımın dışarıdan geldiğine ‘inanmamız’ beklenir. Doktorlar fiziksel, duygusal ve zihinsel bedenlerimize eğimlidir. Dini rahip ve papazlar aslında sadece karışmış olan zihinlerimiz olan ‘ruhlarımızla’ ilgilenir, çünkü ruhlarımız yaşadığımız şekilde tezahür etmez. Ruhumuz ‘uyandırılmalı’ ve bunu sadece biz … kendimize yapabiliriz.

‘İhtiyaçlarımız’ gözetildikten sonra toplumun tercih ettiği herhangi bir modelle razı olmamız istenir. Kültürümüzde bir bağımlılık ilişkisi hüküm sürer ve öz-yeterlilik genellikle ‘sapıklık’ veya ‘ahlaksız’ olarak görülür… Bizler hayatta kalabilmesi için tamamen anne ve babasına güvenen bebeklerden farklı değiliz ve büyüdüğümüzde bu bağımlılık kalıplarını sürekli yeniden üretiriz. Uzmanlar bize ne yapmamız, nasıl yaşamamız, nasıl daha iyi hissetmemiz, hastalıkları nasıl iyileştirmemiz gerektiğini söyler. Ancak bu sadece bizden beslenmek için yapılır, bizi istikrarlı ve bağımsız kılmak adına değil. Alaya bak sen!

7.Zincir: Gerçekler ve gerçeklikler olarak sunulan ve varoluşumuzun algı dokusunu doğrudan etkileyen zihnin sanal yapılarına inandırıldık. Harfi harfine karanlıkta tutulduğumuz için kendi yargılarımızı ortaya koyamayıp, sürekli olarak başkalarının görüşlerine, önerilerine ve yardımlarına güveniriz.

‘İşlevsiz’ hayatlarımızdan beslenen tüm parazitler gerçekliği değil (!), işlevsizliğe uygun olan bir gerçekliği aynalayarak hayatlarımızın özüne dokunarak bizleri manipüle eder. Doğanın güçlerine ‘niyet’ bağlarlar; Tanrı (ilişkilerinde garip bir şekilde yoksun olan), tanrılar ve daha sonra melekler ve demonlar dediklerine bir irade, kişilik ve ‘bilinç’ vererek dünyadaki varoluşumuza katlanmamıza insan nitelikleri atfederler… Doğanın güçlerine niyet bağlayarak birleştirici ve şu anki gerçekliğimizden kendimizi ‘ayırırız’. İkilemlerimizle söz konusu güçleri aynalarız, bundan dolayı kasten Birliğin ağacından ayrı düşen alternatif ve sanal gerçeklikler yaratırız. İnsanları bu şekilde kontrol edersin ve aşağıda paylaşılan Çin hikayesi bu basit ilkeye dayalıdır: İnsanları korkutarak her şeye ‘inanmalarını’ sağlarsın. Üzücü, ancak etkileyici. Tüm çağdaş organize dinler dünyevi ihtiyaçlarını karşılamak üzere bunu temel alırlar. Hikaye şu şekildedir:

Bir Geyiği At Olarak Adlandırmak. İkinci Qin hanedanın başbakanlarından biri olan Zhao Gao bazı bakanların sadakatinden şüphe eder. Hizmetkarlarından birine salona bir geyik getirmesini emreder ve tüm bakanları çağırır. Geyiğe işaret ederek der ki, ‘Majesteleri, Hanedana getirdiğim bu harika ata bakın. Her birinizin bu at hakkında ne düşündüğünü bilmek istiyorum.’Her bir bakan ard arda konuştu. Çoğu ‘at’ı övdü, ne kadar harikulade bir hayvan olduğunu ve Zhao Gao’nun onu bulduğu için ne kadar zeki olduğunu dile getirdi. Buna rağmen birkaçı onu at olarak adlandırmayı red etti, hatta biri ‘At? Hangi at? Ben sadece bir geyik görüyorum!’ dedi. Hepsi konuşmasını bitirdikten sonra Zhao Gao askerlerine bir sinyal verdi ve onlar geyiğin aslında bir at olmadığını söyleyen tüm bakanları kaptı. Onları idam ederek bu şeklide herkesi korku içinde bırakarak sessizliğe itti.’

Noktayı koyan hikayenin sonu budur. Bu kurguda ‘normaldan sapmayı’ göze alan herkes ‘şiddetle eleştirilir’ ve disipline edilir. ‘Başa çıkılamazsa’ da beyin lobotomi, getirilen ölüm veya savaşla dayatılan fiziksel eliminasyon devreye girer.

Tarih kitaplarımız bu parazitlerin açgözlülüğüne dindirmek için sunakta adanan kurbanların üzüntü verici anıt mezarlarıdır. Bu arada, ‘şeytan’ bu yüzden Babil zamanında organize dinler tarafından bir ‘saman adamı’ ve hayali günah keçisi olarak ‘icat’ edilmiştir. Bu şekilde dışımızda yer alan bir nedeni suçlayıp, sorunun gerçek kaynağından uzaklaştırıldık: Evren’le olan doğal bağlantımızın yokluğu. Bunu ‘kötü’ olarak adlandırırız. Dini bir dil ile konuşacak olursak bu Tanrı’nın yokluğudur. Bu da bizi vakitlice 8.Zincir’e götürür.

8.Zincir: Zaman içinde tamamen ters bir değerler sistemi yaratıldı. İyi bir şeyi çarpıtıp, bu emeği (maaş için çalışmayı) ve doğası ile düzeninden uzaklaşan Dünya’nın dönüştüğü toplama kampını (şehirleri) yönetenlerin ihtiyaçlarına ve gündemine uydurmaktan daha sapıkça bir şey yoktur. Büyük Bölünme’den sonra halihazırda entropiden etkilenen liderlerin peşine düşenler göçmen, çiftçi ve kent sakinlerine dönüştü. Bu tarz bir toplumun kurucu ilkesi mülkiyet olup, bu bağlamda ‘varoluş’un bedelini ödeyerek her şey ‘sahip olmaya’ odaklanır.

Böylece bazıların sahip olduğu ve bazıların yoksun olduğu (ancak hedeflediği) bu düzeni korumak adına eksiksiz davranış kurallarının, yasaların üretilmesi normaldir. Ancak zarlar dolandırıcıdır. Yüzümüzü o kadar çok madde dünyasına çevirdik ki, gerçekten kim olduğumuzu unuttuk: Doğru doğamızı fark etmekten ve doğuştan kazandığımız hakla bizim olan yaşamımıza katkıda bulunmaktan aciz olan, ciddi anlamda yanılgılar yaşayan kutsal varlıklar. Bize Sevgi ve Barış’tan bahseden, ancak bunun yerine tüm insanlığı nefret ve savaşla dolu karanlığa saptıran ve hırsla dolu olan gizli gündemi takip edenler tarafından kandırıldık.

10 Emir söz konusu çarpıtmanın iyi bir örneğidir. Tanrı’yı memnun etmek için yapmamız gerekenleri buyurur, ancak subliminal bir şekilde bizlere şunu telkin ederler: Yapmaman gerektiğini söylediğim şeyi yap. Çarpıtmaya bak?! Yaşamın doğal akışında, tasaramımıza göre yaşasaydık bu emirlere ihtiyaç duymazdık. Emirlerin önerdiği gibi akışta olarak ve içimizde kötülüğün, Tanrı’nın yokluğu olmadığına tanıklık ederek ‘doğal olmayan’ bir şekilde davranmayı bile ‘akıl edemezdik’. Dolayısıyla aslında bu emirlere veya herhangi bir yasaya ihtiyaç duymayız, çünkü sahip olduğumuz ilk kural sözde ‘eğitimimiz’in çok erken evresinde silinen öz-sorumluluk ve farkındalıktır. Bu bizi 9.Zincir’e götürür.

9.Zincir: Bize zarar verecek olan şeyleri ve hayatı istemek üzerine kurulu bir yaşam biçimi oluşturuldu. Toplumlarımızın tüm programı dünyayı olduğu gibi, ‘varoluş’ yerine ‘sahip olmayı’ temel alan düzeniyle korumaktır. Dış faktörlere bağımlı olduğumuzdan hiçbir şeyin bizi tatmin etmemesi üzere programlandık. Böylece mucizevi bir şekilde ‘çözüm sağlayıcılar’ı ortaya çıkıp, bize şunu söylerler: ‘Her şey yoluna girecek, artık yalnız değilsin. Elinden tutacağım.’… Ceplerimizi boşaltan diğer eli görmeyerek!

Bizi kontrol altına almak için tasarımımıza uygun olmayan hedeflerle büyütülür, ‘kendi evmizde yabancı’ oluruz. Amaçsız büyülerini sonsuz bir şekilde fırıl fırıl çeviren ve etrafımızda fırıl fırıl dönen, çılgın satıcı ve pazarlamacı kalabalığının Truva atları olan radyo, televizyon ve günümüzdeki sofistike multi-media telefon ve tabletlerle sürekli işgal altındayız. Ancak yaşamın doğal akışı geri döndüğünde bize istememiz gerekiyormuş gibi dayatılanlara ihtiyaç duymadığımızı fark ederiz. Bu kadar basit! Onlarsız çok daha iyi durumdayız. Bu da bizi 10’uncu olan son zincire götürür.

10.Zincir: Ve ‘para’ icat edildi ki, ‘istediğimiz şeyleri satın alabilelim’. Para ‘hiçi’ yaşamlarımızın odak noktası haline getirir ve özümüz ile haklarımızdan ne kadar uzaklaştırıldığımızın sembolüdür. Para sadece toplumumuzun bir aynası olup, vizyondan yoksunluğumuz hayatın temeli olan südürülebilirlilikten ve uyum içinde yaşanan topluluktan mahrum kalmamıza neden olur. Para bizi olması gerektiği yere, her emeğin hak ettiği maaşı aldığı noktaya götürmez. Tam tersine ‘çaba’ ve ‘emek’ kavramlarını bilmeyen ve onurlu insanların terinden ve emeğinden geçinen sayısız paraziti besler. Yaşamın akışına izin verdiğimiz anda şeylerin gerçek değerini biliriz. Bir gün gelecek ki paranın modası geçecek ve sadece sanki hepimiz akşamdan kalmışcasına yaşamış olduğumuz kötü bir rüyanın ağımızda bıraktığı kötü bir tadın yadigarı olarak kalacaktır.

***

Bu son yazıyla uzun ve yorucu makale dizisine bir nokta koyuyoruz. Söz konusu yazılarla amacımız, çalınmış hayatlarımızla ilgili olup bitenleri ortaya çıkarmak ve onların özgün tasarımlarını tekrardan nasıl yapılandırabileceğimizi anlatmaktı. Hermetik Geleneğe göre bizlerin görevi her zaman bir mucize önde olan (!), filizlenen Evren’in korunmasında yer almaktır. Kaderimizde onun genişlemesine BİLİNÇLİ bir şekilde katkıda bulunmak vardır. Geriye kalan tek kelime: HUŞU.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site reCAPTCHA ve Google tarafından korunmaktadır Gizlilik Politikası ve Kullanım Şartları uygula.

ReCAPTCHA doğrulama süresi sona erdi. Lütfen sayfayı yeniden yükleyin.

TÜM HAKLAR SAKLIDIR VIA HYGEIA 2022