Skip to main content
Aktarım Çemberi: Yaşayan Dokuma

Ben’den Önce Sen: Dolaysız Öz-Bilginin Yanılsaması Üzerine – Ludwig Klages

Ludwig Klages için Hannover, Warmbüchenstraße 21’de bulunan doğum evine yerleştirilmiş anma levhası.
(Görsel: Wikimedia Commons).

*

Via-HYGEIA’dan

Bugünkü paylaşımımız, Via-HYGEIA’nın Mavi Evi’nden, Ludwig Klages’in çalışmalarından bir kesittir. Metin, dostumuz İsmail Akgöz tarafından temin edilmiş ve Türkçeye çevrilmiştir.

Bu alıntı, Ludwig Klages’in Nietzsche başlıklı deneme derlemesinden alınmıştır. Klages bu metinde, Nietzsche’nin bilinç anlayışını ve “öteki”nin “ben”e önceliğini ele alır. Söz konusu denemeler ilk kez 1923 yılında, Berlin ve Leipzig’de Walter de Gruyter & Co. tarafından yayımlanmıştır. İncelenen metin, sonraki baskılarda genellikle “Das Delphische: Zur Psychologie der Selbsterkenntnis” başlığı altında yer alan bölümden alınmadır.

**

Bağlamsal Bir Giriş

Ludwig Klages (1872–1956), Lebensphilosophie (yaşam felsefesi) akımıyla ilişkili, Nietzsche’nin erken dönem alımlanmasında önemli rol oynamış Alman bir filozof, psikolog ve kültür eleştirmenidir. Kimya ve psikoloji eğitimi almış olan Klages, modern aklı, yaşayan ruhun (Seele) soyut akıl ya da tin (Geist) tarafından tahakküm altına alınması olarak yorumlayan radikal eleştirisiyle tanınır.

Çalışmaları karakteroloji, grafoloji, psikoloji ve metafiziği kapsar; düşüncesinin doruk noktası, Batı uygarlığını yaşam-karşıtı olarak teşhis ettiği ana eseri Der Geist als Widersacher der Seele’dir (1929–1932). Derinlik psikolojisi, kültürel eleştiri ve ekolojik düşünce üzerinde etkili olmasına rağmen Klages, akademik felsefenin dışında kalmış; vitalizm, fenomenoloji ve Nietzscheci eleştiri arasında kendine özgü bir konumda yer almıştır.

Ludwig Klages, kolayca “benimsenebilecek” bir yazar değildir. Teşhisleri o denli keskindir ki, zaman zaman tedavi yerine konulma riskini taşır. Burada sunulan metin ne bir model ne de bir rehber olarak verilmiştir; modern bilincin merkezinde yer alan bir kırılma hattını görünür kılan eleştirel bir mercek olarak sunulmaktadır.

Klages’in Delfi buyruğu “Kendini bil” üzerine düşüncesi, modernliğin temel varsayımlarından birini hedef alır: öznenin kendisine dolaysız, şeffaf bir biçimde verildiği inancı. Buna karşılık Klages, öz-bilginin geç, dolaylı ve türevsel olduğunu; dünyanın, ötekinin ve şeylerin canlı mevcudiyetinin benliğe yönelik her düşünümden önce geldiğini savunur. Bu anlamda, insan deneyiminin içgözlem, soyutlama ve teknik hâkimiyetle indirgenmesine karşı çıkan daha geniş bir karşı-akımın parçasıdır.

Bu eleştiri, Via-Hygeia Bibliyoterapisi’nin temel kaygılarıyla da kesişir: simgesel aracılığın yitimi, kozmosun nötralizasyonu ve aklın yaşamdan, imgelemden ve ritimden giderek kopması. Klages, Nietzsche’den hareketle, modern psikoloji ve felsefenin uzun süre sorgulanmadan kabul ettiği varsayımların tarihsel kırılganlığını keskin bir biçimde açığa çıkarır.

Bununla birlikte Klages bir sınırı da temsil eder. Düşüncesi terapötik değil, teşhis edicidir; içkin kalır, aşkın bir ufuk açmaz. Yansıtıcı bilincin patolojilerini güçlü biçimde ifşa eder, ancak simgesel bir ilaç, bütünleştirici bir pratik ya da akıl, ruh ve dünya arasında bir uzlaşma yolu sunmaz. Geist ile Seele arasındaki karşıtlık krizi görünür kılar, fakat onu çözmez.

Bu nedenle Klages burada belirleyici bir otorite olarak değil, zorunlu bir muhatap olarak yer alır. Sesi algıyı keskinleştirir, zemini temizler; fakat yön tayin etmez. Bu ruhla okunduğunda, aşağıdaki metin, gerçek bir iyileştirici çalışmada neyin söz konusu olduğunu daha iyi kavramamıza yardımcı olabilir: dolaysızlığa geri dönüş ya da düşüncenin reddi değil, insan ile dünya arasındaki anlamlı, aracılı ve yaşam-taşıyıcı ilişkilerin yeniden tesis edilmesi.

*

Metin

Çeviri: İsmail Akgöz.

Ben’den Önce Sen: Dolaysız Öz-Bilginin Yanılsaması Üzerine

Apollon Tapınağı’nın eşiğinde yer alan ve dünya çapında ün kazanmış “Kendini bil” yazıtı, açık anlamının yanı sıra — ve bugün de hâlâ — eski ezoteriklerin bildiği gizli bir anlama da sahiptir. İlk olarak ele alacağımız bu açık anlam, her bireye kendi doğasını araştırma çağrısında bulunmakla birlikte, bizi adım adım bu gizli anlama götürecek bir önyargının da yerleşmesine hizmet etmiştir: yani, öz-benlik hakkında bilgi edinmenin, yabancı-olana dair bilgi edinmekten bize daha yakın olduğu önyargısının. Biz önce bunun tam tersinin doğru olduğunu göstereceğiz.

Bütün halkların, özellikle de Avrupa halklarının düşünce tarihine atılacak en yüzeysel bir bakış bile, dış dünyanın soru sorma, arama ve keşfin en erken nesnesi olduğunu; buna karşılık içselliğin — ister daha çok tin, ister daha çok ruh anlamında alınsın — bu konuma çok daha sonra yerleştiğini gösterir. Nesne bilinci, genellikle benlik bilincinden önce gelir. Felsefenin gerçek mucitleri olan Yunanlar, örneğin, ruh ve düşünen tin üzerine düşünmeye başlamadan çok önce, evrenin kökeni ve yapısı üzerine kapsamlı sistemlere zaten sahiptiler.

Aynı durum, başka bir biçimde, küçük çocuk için de geçerlidir. Çocuğun ilk algısal edimleri dış izlenimlere yöneliktir; çocuk, kendi ayağını yoklamayı ve zamanla hatta sabitlemeyi, bu ayağın kendisine ait olduğunu ve kişisel istem edimleriyle bağlantılı bulunduğunu fark etmesinden çok daha önce öğrenir. Benzer biçimde, ruhsal durumlara ilişkin kavrayışı da başlangıçta algı nesnelerine bağlanır. Henüz olgunlaşmamış çocuk, kendisini gözeten kişilerin yüz ifadelerinde öfke ya da şefkati çoktan fark etmiş; birincisine korkuyla, ikincisine ise yakınlıkla karşılık vermiştir — kendisinin de korkabildiğini ve sevebildiğini, dolayısıyla “korku” ya da “sevgi” dediğimiz şeyle neyi kastettiğimizi düşünebilir hâle gelmesi ise ancak daha sonra gerçekleşir.

Nesneye yönelik “orada bir ağaç duruyor” yargısının kurulması, benliğe yönelik “orada bir ağaç durduğunu görüyorum” yargısının ortaya çıkabilmesi için ne kadar zorunluysa, başkalarına ait durumların kavranışı da kendi durumlarımıza yönelik düşünümden o denli kesin biçimde önce gelir. Bu durum, bugün bile farkında olmaksızın sayısız deyimde dile getirdiğimiz daimonik görüngüler için de geçerlidir; örneğin bir fırtınanın gökyüzünde “tehditkâr” biçimde ilerlediğini söylediğimizde olduğu gibi.

Eğer her türlü düşünsel nesneleştirme gerçekliğin yaşantılanmasına dayanıyorsa ve yaşantılanabilir gerçekliğin içeriğine onun ruha kökten yabancı olma niteliği dâhilse, o hâlde ruha ait olan — tıpkı bilince ait olan gibi — ancak algılanan nesne üzerinden dolaylı bir yoldan ve ona karşıtlık içinde bulunabilir. Onu kendi başına bir nesne konumuna yerleştirmek ise, açıkça, olağan olanın ötesinde bir zihinsel çaba gerektirir.

Nietzsche, “Sen, Ben’den daha eskidir” biçimindeki özlü ifadesiyle, en azından Descartes’tan bu yana yalnızca ideologlar arasında değil, hatta sözde duyumcular arasında bile aksiyom sayılmış bir görüşün tersini keskin bir ışık altında görünür kılar. Öteki, bana görünüş biçiminde, yani birincil gerçeklik olarak çıkar; öz-benliğin kavranabilir hâle gelmesi için önce kendisine yabancılaşması gerekir. Öteki, ilksel insan ve çocuk için doğal olan dışa yönelmiş bakışta yer alır; öz-benlik ise ancak bu doğal yönelimin tersine çevrilmesiyle — kısaca refleksiyon yoluyla — kavranır.

Geriye dönüp bakıldığında neredeyse apaçık görünen bu hakikate rağmen, bilincin ve içselliğin “dolaysız öz-kesinliği” efsanesine on beş yüzyıl boyunca sarsılmaz biçimde inanılmış olduğundan kuşku duyanlar için, etkisi bugün bile süren okul psikoloğu Wundt’u anımsatmak yeterlidir. Wundt, psikolojiyi doğa bilimlerinden ayırabileceğini, ilkinin dolaysız, ikincisinin ise yalnızca dolaylı deneyime dayandığını ileri sürerek sanmaktadır.

Bunun yanına Nietzsche’den şu türden tek bir cümle parçası koymak yeterlidir:
“Belirli bir durumda halkın (!) inanabileceği o ‘dolaysız kesinliğin’ yerine … filozofun eline, asıl anlamıyla zihnin vicdan soruları olan bir dizi metafizik soru geçer …”

Böylece, Nietzsche gibi acımasızca savaşçı bir bağımsızlığa sahip yaratıcı bir düşünürün bilim alanındaki bu geçici ama sarsıcı varlığının ne anlama geldiği; bilimin neden bu sarsıntıdan bugün bile tam olarak kurtulamadığı, bir kez ve herkes için anlaşılmış olur.

*

Orijinal Almanca

Apollons weltberühmter Schwellenspruch »Erkenne dich selbst« hatte und hat neben seinem offenbaren einen geheimen Sinn, der den alten Esoterikern bekannt war. Indem der offenbare Sinn, den wir zuerst erwägen, an einen jeden die Aufforderung richtet, das eigene Wesen zu erforschen, hat er ein Vorurteil begünstigen helfen, dessen Widerlegung uns schrittweise zu seiner verborgenen Bedeutung hinüberführen wird: das Vorurteil nämlich, es liege uns näher, vom Eigenich als vom Fremdich Kenntnis zu nehmen. Wir zeigen zuvörderst die Wahrheit des Gegenteils.

Zunächst einmal verrät uns der flüchtigste Blick auf die Geistesgeschichte aller, besonders aber der europäischen Völker, daß die Außenwelt den frühesten, die Innerlichkeit einen sehr viel späteren Gegenstand des Fragens, Suchens und Findens gebildet habe, gleichgültig, ob man beim Worte Innerlichkeit mehr an den Geist oder mehr an die Seele denke. Dem Ichbewußtsein geht allgemein das Sachbewußtsein voraus. Die Griechen z. B., die eigentlichen Erfinder der Philosophie, besaßen längst umfassende Systeme über Entstehung und Beschaffenheit des Weltalls, ehe sie anfingen, sich auf die Seele und den denkenden Geist zu besinnen.

Dasselbe gilt in anderer Weise vom kleinen Kinde, dessen anfängliche Wahrnehmungsleistungen an äußeren Eindrücken orientiert sind; das weit eher den eigenen Fuß zu betasten und in der Folge sogar zu fixieren lernt, als es der Zugehörigkeit dieses Fußes zu sich und zu persönlichen Willensregungen innewird. — Und ebenso sind es nun Wahrnehmungsgegenstände, mit denen zuerst sich seine Auffassung seelischer Sachverhalte verbindet. Das unmündige Kind hat bereits lange Zorn oder Zärtlichkeit in den Mienen der es betreuenden Personen bemerkt und jenen mit Furcht, diesen mit Neigung erwidert, bevor es davon zu wissen beginnt, daß es selber fürchten und lieben könne, und dergestalt zu denken vermag, was wir mit Wörtern wie Furcht oder Liebe meinen.

So gewiß das sachbesinnliche Urteil »dort steht ein Baum« gefällt sein muß, damit das selbstbesinnliche Urteil »ich sehe, daß dort ein Baum steht« stattfinden könne, so gewiß geht die Auffassung von Fremdzuständen der Besinnung auf Eigenzustände voraus, und zwar nicht am wenigsten hinsichtlich jener dämonischen Vorkommnisse, die wir mit unzähligen Redewendungen selbst heute noch ahnungslos an den Tag sprechen, so wenn wir etwa von einem Gewitter äußern, es ziehe »drohend« am Himmel herauf!

Fußt nämlich alles denkende Vergegenständlichen auf dem Erleben der Wirklichkeit und gehört zum Gehalt der erlebbaren Wirklichkeit ihr Charakter der Seelenfremdheit, so wird das Seeleneigene (wie ebenso das Bewußtseinseigene) nur auf dem Umwege über das Wahrnehmungsding und in Gegenstellung zu ihm gefunden, und es bedarf offenbar einer mehr als gewöhnlichen Geistesanspannung, um es seinerseits an die Gegenstandsstelle zu rücken.

Mit der lakonischen Wendung: »Das Du ist älter als das Ich« bringt Nietzsche in schattenwerfendes Licht einen Sachverhalt, dessen Gegenteil für ein Axiom zu halten mindestens seit Descartes zum guten Ton gehörte, und zwar nicht nur der Ideologen, sondern sogar auch der »Sensualisten«. Der andere tritt mir in der Form der Erscheinung entgegen, also als primäre Wirklichkeit; das Eigenich muß sich zuerst sich selbst entfremden, damit es erfaßbar sei. Der andere liegt in der nach außen gehenden Blickrichtung, die dem ursprünglichen Menschen wie auch dem Kinde natürlich ist; das Eigenich wird nur durch Umkehrung der natürlichen Richtung aufgefaßt oder kürzer durch »Reflexion«.

Wer es aber angesichts einer hinterdrein wie etwas Selbstverständliches anmutenden Wahrheit bezweifeln sollte, daß an die Legende von der »unmittelbaren Selbstgewißheit« des Bewußtseins und der Innerlichkeit anderthalb Jahrtausende lang unerschütterlich geglaubt wurde, sei nur an den noch immer zugkräftigen Schulpsychologen Wundt verwiesen, der die Seelenkunde gegen die Naturwissenschaft abgrenzen zu können glaubt mit der Festsetzung, jene beruhe auf unmittelbarer, diese dagegen auf bloß mittelbarer Erfahrung!

Hält man daneben ein einziges Satzbruchstück Nietzsches von der Art des folgenden: »Anstelle jener ›unmittelbaren Gewißheit‹, an welche das Volk (!) im gegebenen Falle glauben mag, bekommt … der Philosoph eine Reihe von Fragen der Metaphysik in die Hand, recht eigentlich Gewissensfragen des Intellekts …«, so hat man zugleich ein für allemal begriffen, was die Gastrolle eines schöpferischen Denkers von der rücksichtslos angriffsbereiten Unabhängigkeit Nietzsches in der »Wissenschaft« für diese bedeuten mochte und weshalb man sich dort selbst heute noch nicht völlig vom Schrecken darüber erholte.

***

Ludwig Klages hakkında daha fazla bilgi: https://wm.org.tr/ludwig-klages.php
Ben’den Önce Sen: Dolaysız Öz-Bilginin Yanılsaması Üzerine – Ludwig Klages

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site reCAPTCHA ve Google tarafından korunmaktadır Gizlilik Politikası ve Kullanım Şartları uygula.

ReCAPTCHA doğrulama süresi sona erdi. Lütfen sayfayı yeniden yükleyin.

TÜM HAKLAR SAKLIDIR VIA HYGEIA 2022