Kalbin Vitrayları
Giriş
Portekiz’de Fatima’dan Nazare’ye yaptığımız hac yürüyüşünün başındaydık. Fatima’daki kilise ve ibadet alanında geziyor, tefekkür ediyor, kimi zaman da meditasyon yapıyordum. Orada bulunan ana kiliseye girmeye karar verdiğimde karşıma şu temsil çıktı: Meryem beyaz elbisesiyle diz çökmüş; solunda çarmıhıyla İsa, sağında kim olduğunu bilmediğim yaşlı bir adam, tepesinde ise ışık hüzmeleri saçan bir güvercin.

O yaşlı adamın kim olduğunu bilmiyorum; Hristiyan dininin doktrinine aşina değilim. Âşık kartı ne sır saklıyorsa burada da onu gördüm.

Burada kalbin işleyişine dair bir mesaj olduğunu hissettim. İçeri girdiğimde Meryem’in türlü hâlleri ve altlarında kimi zaman İsa’nın, kimi zaman Meryem’in yaşamından kesitlerin temsilleri vardı. Hepsiyle tek tek temas ettim ve bir hikâye gördüm. Kimi zaman ileri, kimi zaman geri giden; kimi zaman kitabın ortasına dalar gibi benzersiz bir yerden konuya giren; yakın hissettiren ama şaşırtan bir hikâye. Okurken aşağıda İncil’den referanslar verdiğim için dinî bir bilgiye sahip olduğumu düşünebilirsiniz; ancak benim ilgimi çekenler aşağıda gördüğünüz o vitraylar oldu. Kendimle onlar vasıtasıyla sohbet ettim. Altlarında yer alan figürleri sonra araştırdım, ilginç bir şekilde ikisi arasında bir bağ kurabildim.
Bir bakıma Meryem ve İsa kalbin iki yüzünü gösterdi bana: biri alıcı, açık, duyan, şefkatli; diğeri yüreği yüce, gönlü bol, merhametli. Birinde güller açıyor, diğerine dikenler batıyor, ama ikisi de dumansız bir alevle yanıyor:

Vitraylarda gördüğüm hikâyeyi anlatırken tasavvuf ustası Hakîm et-Tirmizî’nin kalbe dair yaptığı ayrımlardan etkilendiğimi fark ettim: sadr (dış yüzey), kalb (merkez), fuad (gönül), lübb (öz). Yaptığı ayrımlara birebir sadık kalmadım; kendimce bunu bir üçlemeyle anlattım: kalp-yürek-gönül. Kalp derken aynı zamanda Nicholas ve Helena Roerich’in sunduğu, kalbi kozmik mıknatıs olarak niteleyen yaklaşımla da bir yakınlık kurduğumu düşünüyorum.
Yeri gelmişken ezoterizm ve sembolleri yorumlama üzerine görüşümü paylaşmak istiyorum. Bence ezoterizm, kapalı bir grubun bildiği, içinde gizli bilgilerin kodlandığı düşünülen sembollerin paylaşılması ve açıklanması değildir; bu olsa olsa okültizm olur. Semboller elbette onları oluşturan ustaların bıraktığı izlerle birtakım bilgiler barındırabilir; ancak sembollerin esasen duygu, his ve sezgilerimizi de kapsayacak şekilde varlığımızı harekete geçiren interaktif haritalar olduğuna inanıyorum. Daha şiirsel bir dille diyebilirim ki sembollerin yorumu yaşamda karşımıza çıkan ilke, sır ve temsillerin bireyleşmeyi göze almış bir gönülde filizlenmesidir. Bu çiçeği nasıl yetiştireceğini, hangi tecrübelerle besleyeceğini, sembollerin kendisi için ne anlama geldiğini yaşam yolculuğu boyunca her birey kendince keşfetmekte özgür ve muktedirdir. Bize yol gösteren rehberlerimiz, bilgi paylaşan öğretmenlerimiz, nasılını veren eğitmenlerimiz ve tüm bunları varlığı ve yaşamıyla birleştirerek bize örnek olan ustalarımız önemlidir; ancak içimizdeki öğretmen, rehber, eğitmen ve usta daha önemlidir. Onun sesine kulak verelim.
Bahsettiğim hikâyeyi ondan dinledim. Doğrudur diyemem, yanlıştır diyemem. İçimden geldiği gibi paylaşıyorum.
Son anda yaşadığım bir farkındalığı da paylaşayım. Yazı boyunca “acı” kelimesini sıkça kullandım. Bu kelimeyi genel olarak, yaşadığımız tüm duyum ve duyguların sinir sistemindeki tezahürü anlamında kullandım. Hicran bir acıysa, neşe de bir acıdır. Hicrana tahammül edebildiğim kadar neşeye de tahammül edebilirim. Tahammül, yalnızca olumsuz diye değil, olumlu diye adlandırdıklarımızı da kapsıyor.
1. Kalbim Tüm Renklere Açıktır

Kalbim tüm renklere açıktır. İçimde parlayan ışıltıları, titreşen duyguları ve hacim katan hissiyatları onun sakin yüzeyinde seyreder ve onlara uyanırım. Hiçbiri ben olmasa da benliğimde yükselirler; ruhumun denizinden başlarını çıkarıp sudan heykeller gibi görülmek isterler. Hepsini konuk eder ve eş mesafede dururum. Nezaketle ağırladığım her misafiri içtenlikle dinlerim, ancak hiçbirini kişiselleştirmem, zira ruhumun denizinde uyanan misafirlerin oluşturduğu desenlerin nihayeti yoktur.

Tüm bu garip duygular yüreğimi tıpkı İsa’ya vurulan kamçı darbeleri gibi acıtır. Işıltıların ısısı onu yakar, duygular dalgaların yalnız bir gemiyi sarstığı gibi sarsar. İçimdeki hayvan incinebilmeyi bilemediği için canı acıdıkça korkmaktadır. O yağmurda üşüdüğünde sığınacak sıcak bir yer, çalkantının içinde dengede duracağı sağlam bir yer, bilinmezin karşısında tanışıklık ister. Bu aradıklarını bulamadığında kendini kapatmak ister. Dıştan bir şey yüreğimi sarsmasa bile kimi zaman o kendi kendini sarsar, kendi problemlerini kendi üretir. Gelenekte şöyle denmiş: “… O’nun yaralarıyla şifa buluruz” (1. Petrus 2:24). Böylece yüreğim olgunlaşır ve cevheri akkor hâlini alır. Yüreğim acıya tahammül edebildiği ölçüde kalbim açıktır, o kalbimin has ışığını ortaya çıkarır.
2. Kalp Yüreği Özümser

Kalbimde uyanan her titreşim ruhumu besleyen nehirler gibidir, o nehirler kalbimin denizini besler. Nasıl ki arılar çeşit çeşit çiçeklerin özütünü toplar ve bal yapar, kalbim de her nehrin şırıltısı, parıltısı, kendi ritmindeki akışıyla beslenir ve bunları derinliklerinde özümser. Sular sularla buluşur; tuzlusu, tatlısı, yosunlusu, hepsi kalpte hüviyetini kaybetmeden birleşir. Kalp yürekle tecrübe ettiği çeşitlilikten damıttığı birlikle saflaşır. Özümsedikçe aktifleşir ve işledikçe sakladığı ışıltısı usulca yayılmaya başlar. Onun ışıltısının dalga boyu eflatundur.

Acısını hisseden yürek duaya gömülür. İsa yoldaşlarıyla birlikte Getsemani bahçesine gittiğinde yüreğindeki kederi hisseder ve kalbe şöyle dua eder: “…mümkünse bu kâse [acı ve ölüm] benden uzaklaştırılsın. Yine de benim değil, senin istediğin olsun.” (Matta 26:39). Dua eden İsa kimi zaman dönüp bakar ve görür ki onunla gelen yoldaşları uyuyakalmıştır. Yüreğin bulunduğu beden bu acıya tahammül etmekte zorlanmaktadır: “…ruh isteklidir ama beden güçsüzdür” (Matta 26:41). Yürek böyle iki kez daha acısını tadabilmek ve onu kucaklayabilmek için duaya gömülür ve her ikisinde de dönüp baktığında, acıya tahammül etmekte zorlanan bedenleri uykuda bulur. İncinmek yüreğe ve bedene zor gelmiştir.
Kalbin ışıltısı dumansız, hiç tükenmeyen bir alevdir. Bir zeytin ağacı üstünde yalımlanır. Onun ışıltısının temsili şöyledir: “… bir ağaçtan, ne doğuya ne de batıya ait olan zeytin ağacından tutuşturulur. Bu ağacın yağı, ateş dokunmasa bile neredeyse aydınlatacak kadar berraktır. Nur üstüne nur…” (Kur’an 24:35). Getsemani, İbranice Gat Shemanim, yani zeytinyağının elde edildiği zeytin presi demektir. Kalp yüreğin acısını hissettikçe zeytin ezilir ve acıyla dolu kâse yavaş yavaş zeytinyağıyla dolar. Yüreğin emeğinden kalp etkilenir ve gönül doğar.
3. Gönül Doğar

Gönül yüreğin hissetmekle edindiği tecrübeyle kalpten yaşam bulur. Yürek, kendi emeğiyle kalbin zeytininden elde ettiği zeytinyağıyla gönlü emzirecek ve büyütecektir. O saftır ve saflığıyla alıcıdır. Bu alıcılığı onu bilgeliğin merkezi kılar. İsa 12 yaşında o zamanın bilgeleriyle sohbet etmiş ve onları derinliğiyle şaşırtmıştır. Gönül de böyledir: hissedebildiği ölçüde kalbin akkor pırıltısıyla yoğrulan yürek alev alır. Alev alan yürek gönlün uyanıklığıdır ve gönül gözünü açar.
4. Gönül Tefekküre Dalar

IV. İsa’nın Tapınağa Sunulması
Açılan gönlün gözü tefekküre dalar. Kalbin ve yüreğin, ebedî ve geçici olanın arasındadır ve eşikte ikisiyle de temastadır. Bedeniyle dünyaya temas etme arzusu duyar. Orada olabilecek her şey, tüm o potansiyeller onu cezbeder. Hissiyat ve duygunun birleştiği bu yerde bir nehir, ayın suyu çektiği gibi, onu cezbeden dünyaya doğru akar. Nehirden hayal gücü doğar. Gönül bebekliğini bu nehrin kenarında geçirir; diler, hisseder, tadını çıkarır ama en önemlisi kendini seyre dalar. Kendini tanıdıkça görüşü açılır, bir yaşlı gibi bilge, bir çocuk gibi şendir. Yusuf ve Meryem, İsa’yı 40 günlükken Kudüs’teki tapınağa götürdüklerinde, onu dikkatle bekleyen yaşlı Simeon tanır. Ölüm ve yaşam nasıl bir bütünün birbirine sarılan iki yüzüyse, Simeon bebek İsa’yı kucakladığında yüreğinde canlılığı ve sevinci tattığı gibi kaybın acısını ve ıstırabını da tadar. Meryem’e şöyle der: “…yüreğine bir kılıç saplanacak” (Luka 2:35).

5. Tasarım

Kalbim ve yüreğim birleşmiş; gönlümün rengi tenimin rengi olmuştur. Doğurduğum farkındalık nasıl kendiliğinden ve kendi çabamla meydana geldiyse, gönül de şimdi yaşama getireceği tazeliği tasarlamaktadır. Tasarladığı ışıltı kalp ve yüreğin el ele vermesiyle meydana gelen ışıltı gibi eflatundur. Gönül çiçeğini itaat, dizginlik ve fakirlikle tasarladı: kendiliğine kulak verdi ve özümsediği tecrübesinden yola çıktı; tecrübesiyle kendini sınırlandırıp aşırılığa kaçmadı; ruhunun tüm katmanlarını bu oyuna dâhil etti ve oyunun neşesiyle eyleme geçti. Oyunun neşesi onu hafifletti ve canlılığının mükemmelin ağırlığı altında ezilmesini engelledi.
İsa’nın doğumu zaman içinde varlık bulmadan önce şöyle duyuruldu: “bakire gebe kalıp bir oğul doğuracak; adını İmmanuel [yani ‘Tanrı bizimle’] koyacaklar.” (Matta 1:23). Gönlün çiçeğinin tohumu da dünyada büyüyüp yeşerdiğinde umut, sevgi ve iman getirecek. O bize neşe getirecek ve yüreğimizi ferahlatacak ama erişilmez ideallerin gölgesiyle baskı kurmayacak. İsa karanlığın genişlemeyi durdurup ışığın genişlemeye başladığı kış gün dönümünde doğdu.
6. Âşık ve Eylem


Gönlün tasarısını artık eyleme dökme vakti geldi. İlk eyleme geçiş, bilincin farkındalıksızlıktan farkındalığa geçişi, ruhun itki veya güdünün etkisiyle bir motivasyon edinmesi olabilir. Belki böyle bakıldığında fiziksel eylem, zihnin bütününde doğan eylemin icrasıdır. Eylem içinde eylem. Kalbim arkada mavilere bürünmüş ve saflığıyla yüreğimle el ele, gönlümle birlik hâlinde. Gönlüm bir çocuktu ve büyüdü; şimdi tasarısını bir tohum hâline getirdi ve dünyaya ekecek.
Bir eylemin zaman içinde gerçekleşmesi belki de âşığın sırrıdır. Bu öyledir ki yaşananlar peşi sıra olsa da eylemin icrası peşi sıra olmayan bir şekilde gerçekleşebilir. Vaftizci Yahya, İsa ve Meryem tarihte karşılaşmadan birbirleriyle tanışıklardı ama karşılaşmaları ve yaşadıkları farklı bir düzlemde gerçekleşti. Elizabet, Vaftizci Yahya’ya hamileyken Meryem Ana mavi elbisesiyle onu ziyarete gelir ve ona dokunur. Elizabet’in karnındaki Yahya, Meryem’i dokunuşundan tanır ve neşesi hissedilir. Kimi tasvirlerde bu dokunuşla kırmızı ve siyah şakayıklar açar; evet, dünyada faziletler çiçek açacaktır ama yürek derin acılarla yüzleşecek, bunlarla olgunlaşacaktır.
Vaftizci Yahya İsa’yı Ürdün Nehri’nde yıkayacak ve tıpkı su gibi geçmişi geleceğe bağlayacaktır. Su döngüsü doğada farklı olay ve temsilleri meydana getirir ancak bu döngüler esnasında toplam su kütlesi değişmez. Bu özelliğiyle su devamlılık ve ebediyettir. İşte bu sırada kalp dünyevi şekliyle ışır ve güvercin olarak İsa’ya iner. Onu seyreden farkındalıklı bilinçte, yani gönülde kendini görür ve şöyle der: “Sen benim sevgili Oğlum’sun, seni seviyorum.” (Luka 3:22)
Bunu ben “sevdiğin şeyi yap” olarak yorumluyorum. İçimdeki öğretmen nereye yöneleceğini sezgisel olarak biliyor ve eylemlerimi yönlendiriyor. Bu aslında insanın 12 duyusundan biri: akışta olma (predilection).
7. Bütünleşme


Gönül içindeki ayrımları barıştırabildiğinde, eril ve dişil parçalarım birbirlerini kucakladılar. Onların renklerini harmanladı ve tasarladığı sureti toprakla somutlaştırdı. Kalbim kendini gönülde yeniden tanıdı ve kendini sevdi. Şefkat ve anlayış böyle vücut buldu. İsa sevgiyle dirildi ve sevgi etrafındakileri de sardı. Merhamet herkesin yüreğini ısıttı ve tüm kalpler dumansız bir alev etrafında oturan bir kabile gibi tek yürek olduklarını fark ettiler:
“Pentikost Günü geldiğinde herkes bir arada bulunuyordu. Ansızın gökten, güçlü bir rüzgârın esişini andıran bir ses geldi ve oturdukları evi tümüyle doldurdu. Ateşten dillere benzer bir şeylerin bölünüp her birinin üzerine konduğunu gördüler. Hepsi Kutsal Ruh’la doldular, Ruh’un onları konuşturduğu başka dillerle konuşmaya başladılar.” (Elçilerin İşleri 2:1–4)
Avatar: Son Havabükücü (2005–2008) dizisinde ejderhalarla dans ettikten sonra şu söz söylenir: “…ateşleri muazzamdı, ne kadar farklı renkler gördüm, hayal edemediğim renkler.” Kalbin dumansız alevi tıpkı bir “…güneş gibidir ama içimizde”. Kahredici görünebilir; ancak herkes yaşamını kendi özgün ateşiyle yönlendirdiğinde ışık kendi adına konuşur, sıcak ilişkiler kurulur. Ağır olan hafifler.

8. Hikmetin Uyanışı


Yüreğim artık emindir. Esnemek, bükülmek, ezilmek onu yormuyor artık. Ya da o yorulmaktan yorulmuyor. Yansa da içi serin kalıyor. Yaşamın akış ve döngüsü içinde vakti gelince açıyor, vakti gelince soluyor, vakti gelince yeniden doğuyor. Gönlüm onun devinimini kendinde tefekkür ediyor, buradan yedi köşeli bir yıldızın varlığını seziyor ve onu hayal ediyor. Bu yedi köşeli yıldızın titreşimi hem aklı hem yüreği birleştiren bütünlüklü bir farkındalığın izi. İşte İsa burada göğe, yıldızlara doğru yükseliyor.
9. Umut, Sevgi, İman


Yürek, kalp, gönül; umut, sevgi, iman. Kalp kendi çiçeğini sevgiyle tasarladı ve buradan gönül bitti. Yüreğin acısını tecrübe eden gönülden umut doğdu ve bu tecrübeyle kendini tanıyıp huzur bulan gönülden iman doğdu. Bu üçünün ortasından inci gibi beyaz ışıltılı bir gül bitti. Onun ismi ebediyet. Ebediyet, ufuktaki bir bilinmezlik değil, dünyada biten paha biçilmez bir kristal çiçek oldu. Günlerin işleri ve acısından kopmadan, ruhunda esenlikle o anın gereğini bilen, anlayan, hisseden ama ona gökten bir yıldız gibi tarafsızca bakabilen, güzelliğin geçicilikten doğduğunu bilen ebediyetin diğer adı: İnsan.
Bir ilahide şöyle denir: “Bûy aldık bir gülden çiçekçesine.” Bir çiçek misali, o gülün kokusunu aldık. Marsilio Ficino Yaşam Üzerine Üç Kitap adlı eserinde kokuları anlatır:
“Ruhun bir yerde zayıf ve kaçıp gitmeye hazır bulunduğunda, ki cansızlık veya bedenin küçük sebeplerle bile aşırı zayıf düşmesi bu duruma örnektir, hemen ruhu kokularla geri çağır… Doğanın senin için hazır vermediği o dengeyi sen kendin için tertip et. Ruhun dağılıp gitmesinden tasalandığın müddetçe onun karşısına hemen daha sıcak, daha keskin, daha ince şeyler çıkar.”
İsa dirildi, her yer gül koktu ve gülün kokusunu alan İsa dirildi.
10. Ellerim Mabedimdir


Göçüp gitme vakti geldiğinde ruhu bir hüzün kaplar. Kader çarkı döner, doğan ölür, yükselen düşer, düşen yükselir, ölen yeniden doğar. Enerji kaybolmaz, dönüşür. Kendi sonunun geldiğini anlayan ruh, dönüşeceğini bilse de derin bir hüzne kapılır. Hüzün dünyevi yaşamın sona ermesi değildir. Kaçınılmaz olanla yüzleşen ruh bir eşiğe yaklaştığını hisseder. O eşikten geçerken kimi kıyafetlerinin artık eskidiğini, solmaz dediği gülünün solduğunu, iğne deliğinden geçmeye hazırlanan bir deve olduğunu görür. Katman katman kıyafetlerini çıkarmaya, soyunmaya başlar. Saflaşır; sanki onu destekleyen Kutsal Ruh yoktur, dayanılmaz bir boşluk hissi onu kaplar. Artık son derece hassastır, sakin bir kuzu gibidir. İsa’ya Tanrı’nın Kuzusu demişlerdir. İşte bu anda kalp ellerini birleştirir ve elleriyle eşiğin sırrını anar. Bu duanın sözleri yoktur, sessizlikle konuşur. Sessizlikte İsa şunları söylemiştir: “Eloi, Eloi, lema sabachthani?” (“Baba, Baba, beni neden bıraktın?”) (Markos 15:34).
11. Ağır Olan Hafifler


Bedenim çözüldükçe, beyaz gülüm eşiğe doğru gitmek ister. Gülün beyaz yaprakları uzar, açılır, kanat hâlini alır. Beyaz gülüm artık bir güvercindir. Eşikten geçebilecek kadar hafif ve kıvrak.
12. Kendimi Seyrederim


Yaşamdan özümsediklerimi ölçeceğim ve ayırt edeceğim. Kimi zaman bu, dikenli bir taç giymek gibi canımı yakacak. Bu çabamla beyaz gülümü damıtacağım, ondan özgün bir esans çıkaracağım. Geniş taş bir sarnıca bu esanstan bir damla damlatacağım ve burada kendime adaletin gözleriyle bakacağım. Öyle bir adalet ki tartısını katlamış, ikilikten arınmış, hem geçmişi hem geleceği, hem iyiyi hem kötüyü, hem kusuru hem niteliği görüyor.

Kendime, büründüğüm bütün renkleri tanıyana kadar bakacağım. Renkler yüzümden teker teker akacak ve doğdukları derin denizlere geri karışacaklar. Yüzüm beyaz gülüm gibi bembeyaz olacak. Kalbim her zamanki gibi tüm renklere açık olacak.
Hazır olduğumda yeniden.

Kapanış
Selvi ağaçlarının altında uyuma
Yoktur burada dinlence
—
Kıyafetlerin gölgesi: bedenin
Onu bir ceketçesine giyersin
Gece gelir ve ölüm denilen eşik
Gölgen hafifler, yarı görünür artık
Yoluna devam edersin en yalın hâlinle
Cevherinde ne yatıyorsa o malzemeyle
Dehşetli gibi gözüken Gecenin Hanı’nda
Melekler alır üzerindeki cübbeyi
Devam edersin omuzların açıkta
Sanki çözüp geride bıraktığın bir tasma
Melekler üstünde son kalan yeleğini de alır
Ve seni yoluna bırakır
Kıyafetlerin olmadan bütünüyle çıplaksındır
Senin bedenin, senin evin
Tanrılar seni biraz daha fakirleştirir
En derin mağaranın karanlığında
Bedenin ve ruhunun dış yüzeyi sakindir
Tanrıların kölesi değil, onlardan birisindir
—
Kıyafetlerin ve gölgeleri, Kader soyup aldı onları
Son nefesinin hemen ötesinde
Yitmedin henüz selvi ağaçlarının arasında
—
Ah, yeni başlayan, yoktur ölüm diye bir şey
Fernando Pessoa, İnisiyasyon (23-5-1932)


Bir yanıt yazın