Geçmiş Yaşamlar Hakkında…
‘The sign of the Infinite’.
A painting by Louis Cattiaux
*
Nicolas Lecerf tarafından 27 Ağustos 2012 tarihinde kaleme alınmıştır.
Çeviri: Nalan Özkan Lecerf
*
En son yayımladığımız ‘Beyaz Lotus Yolu’ yazısında yer alan bazı konu ve gerçeklere mantıksal bir bakış açısıyla yaklaşmak istedim.
Kendimi bildim bileli, her zaman beni soğuk bir ter ve çığlıklar içinde sabahın erken saatlerinde uyandıran, son derece inandırıcı ve kuvvetli rüyalar görüyorum. Rüyaları, tekrarlayan 4 dizi halinde ele alabiliriz.
İlk tekrarlayan rüyalar dizisinde kendimi ışık saçan bir melek olarak görüyorum. Azgın, karartıcı alevlerle dolu bir meşalede gökyüzünden düşen ve derin bir acı ve öfke ile son bulan bir melek.
İkinci rüyalar dizisinde ise savaş halinde olan Çin’de yükselmekte olan Qin İmparatorluğu’nda genişleyen ülkenin sınırlarında mücadele eden bir subayım. Ağzımda ölümün acı tadını bırakan, kum ve kan dolu savaş alanına ait manzaralar peşimi bırakmıyor. Gözümün önünde flaş gibi yanıp sönen bir manzara ile kendimi görüyorum; sadık atımın üzerinde kılıcımla yolumu açıyorum, yağmalanmış ve karanlık gecenin kör rüzgarında yanan perdeleri olan saraylardan geçiyorum. Son kuvvetli görüntü dalgası ise beni atımın üzerinde yoldaşlarım ile birlikte bir dağdan inerken gösteriyor. Her daim yeşil olan ağaçları ve yöneldiğimiz sisli vadeyi görüyorum. Zırhlı bir eldivendeki sol elimin üzerinde gözleri bağlı bir kartal var, sağ elimde ise dağ yamacından dikkatlice inen atımın dizginlerini tutuyorum. Bu rüya dizisi boğazıma saplanan bir ok ve görüşümü kanla kesen bir kare ile son buluyor.
Üçüncü rüyalar dizisi ise Ortak Asya’da anahtar şekline bürünmüş eski türbelerle çevrili bir tapınağın etrafında dönüyor. Kendimi her zaman yeşil bir anıt mezarına doğru yürürken ve içinde bulunan bir odaya girerken görüyorum. Odanın yuvarlak tavanında harikulade bir kaligrafi var, duvarında ise içine gömülmüş siyah bir taş. Taşa dokunduğum zaman gizli bir odanın içine itiliyorum, orada göz alıcı siyah veya beyaz bir kıyafetle yaşlı, sakallı bir adam beni bekliyor ve içim içime sığmaz bir şekilde uyandığım şafak vaktine kadar eğitiyor.
Daha az önemli olan rüya dizilerinde dönme dolabı olan küçük bir balıkçı kasabası ve kenar mahalleleri, deniz seviyesinden yüksek bir tepede taştan yapılmış bir malikane, binaları ve ortak kullanılan öğrenci yurtları ile eski bir okul, özel mimari yapıları ile farklı evler, sonsuz merdiven ve bina ile egzotik bahçeleri olan kocaman şehirler yer alıyor. Buralarda hep bir şeyleri ve birilerine arayarak geziniyorum. Bu mekanlarda kendimi hep uçarken veya uyanık gerçeklikte imkansız olan, ancak lucid rüyalarda son derece doğal olan şeyleri yaparken görüyorum. Beni büyüleyen şey ise gerçekte mevcut olmayan, ancak rüyalarımda şekil alan binalar, evler, bahçeler vb.
Hala bir aile evinin tavan arasındaki soğuk rüzgarı ve atmosferi hissedebiliyorum. Çoğunlukla başka bir zamanda bu tavan arasında başıboş gezdiğimi ve bana gösterilen gizli koridorları veya kapıları açtığımı hatırlıyorum. Mevcut halindeki kat planlarında görünmeyen, ancak kendimi içinde bulduğum tamamıyla mobilyalı mekanları ve binaları görüyorum ve hissettiğim görünmeyen varlıklar acılarını, öfkelerini veya üzüntülerini, aynı zamanda sevinçlerini ve gülüşlerini benimle paylaşıyorlar. Bu canlı karşılaşmalar bende çok derin bir iz bıraktı, özellikle sürekli rüyasını gördüğüm çok özel kütüphaneler ve arşivler. Burada hissettiğim varlıklar büyük bir özen ile bana ya aydınlatıcı kitaplar gösteriyorlar, ya da beni içinde saklanmış ezoterik hazineleri bulduğum gizli mekanlara götürüyorlar. Bu lucid rüyaların billur şeffaflığı ve ayrıntılardaki zenginliği, uyandığında silinmesi zor olan, her şey gerçekmiş gibi çarpıcı bir izlenim bırakıyor.
Erişkin yaşımın başlarına kadar rüyalarımın gerçekliğinden emin olarak büyüdüm; bu geçmiş yaşamlara sahiptim, yeryüzüne inmiş bir melektim, Çinli bir savaşçı veya yaşamını sürdüren başka avatarlar. Adım adım erişkinliğime geçerken, tüm bu ‘kişiliklerim’ önemli bir rol oynadı. Şimdi, elliye yaklaşırken, merak ediyorum…
Yeni bir yaşama enkarne olurken ruhumuz geçmiştekini / bir öncekini unutur. Böylece, dışarıdan gelen ihtilaflı etkileri göz önünde bulundurmadan, mevcut hayatımızda bize verilen göreve ve zorlayıcı hedeflere odaklanabiliriz. İşte harikulade süreç:

Doğum ile birlikte miras aldığımız beden hücrelerden oluşur. Söz konusu hücreler yaratılışından bu yana evren tarafından geri dönüşümlü olarak kullanılır (yakın bir arkadaşımız olan Elena, evrenin ekonomik olmak zorunda olduğunu söyler; hiçbir şey boşa harcanmaz, her şey tekrar tekrar kullanılır, böylece evrenin başlangıcından bugüne dek kullanılan maddenin miktarı – hiçbir ilave yapılmadığından – her zaman aynıdır). Miras aldığımız bu hücrelerin bazıları ortaklıklara sahiptir, örneğin ortak bir zamana, yerlere ve davranışlara. Bu hücrelerin geçmişteki hayatlarına ilişkin hatıraları vardır ve bunlar zamanından önce uyandırılırsa bizi karanlık ve beyaz maddenin dinamizmi ile etkiler.
Bu ortaklıklar az veya çok önemli bir ‘egregor’a (bir egregor ortak bir hedefe sahip olan bireylerin bir araya gelerek yarattıkları bir enerji havuzudur) sahip olan kümeler olarak gruplanabilir. Bağımsız olarak tezahür edebilen söz konusu kümeler işleyişimizi, muhakememizi ve kişiliğimizi etkileyebilir. Bu etki o kadar büyük olabilir ki, bizler onların kendi varlığımızın bir sonucu olarak ortaya çıktığını düşünürüz. Ancak en çok sözü geçenler sadece yönetimi ele geçirip kontrol için savaşırlar. Üstad Gurdjieff der ki ‘merkezlenmediğimiz ve kalıcı bir Ben’imiz olmadığı, içimizdeki benliğin gerçek ifadesi bulunmadığı sürece birçok Ben’imiz birbiriyle rekabet eder. Bu büyük veya küçük kümeler halinde olan Ben’ler bizi ele geçirir ve bize – enkarnasyonlarımız kapsamında bizim için öngörülenin dışında – birçok şey yaptırabilirler. Hatta tüm hayatlarımızı bu şekilde yaşayarak dünyadaki oluş amacımızı tamamıyla ıskalayabiliriz.
Gurdjieff’in ‘öz-gözlem’ uygulaması, kendimize ait olanı bize ait olmayandan ayırmak için kullanabileceğimiz güzel bir egzersiz örneğidir. ‘Sezar’ın hakkını Sezar’a ver’, vb…. Eğer ayrıştırırsak ve sadece bize ait olanı sahiplenirsek daha sabit, hedeflerine odaklanan bir ‘ben’ yaratırız. Bu ‘ben’ bütünü görebiliyor, böylece yaşamlarımız için daha koordineli ve bütünsel bir yaklaşım sunabiliyor.
Bir sonraki zorlayıcı hedef ise elementlerin kuvvetli güçlerini dengeleyebilmekte yatıyor. Bunlar anlaşılmadığında ve doğru bir şekilde kullanılmadığında, faaliyetlerimizi ve davranışlarımızı çok olumsuz bir şekilde etkiliyor.
4 element bedenlerimizin başlıca bileşenleridir ve her birimiz kendine özgü olan, ancak güçlü dinamizmine cevap verebilmek için iyi anlaşılması gereken bir birleşime sahiptir. Ateş elementinin baskın olduğu insanlara -‘ateşli varlıklara’ – kolerik, sunun baskın olduğu insanlara -‘sulu varlıklara’- flegmatik, havanın baskın olduğu insanlara -‘havalı varlıklara’ – sangvinik ve toprağın baskın olduğu insanlara -‘maddi varlıklara’- melankolik deriz. Soğuk ve nemliden sıcak ve kuruya, mizaçlarımız bu elementlerin dinamik dengesinin yansımasıdır. Her bir çarpıklık, dengesizlik ve dolaysız patolojik etki gözlemlenebilir. Elementlerin dengede olmaması, karanlık ve beyaz maddenin hiçbir zaman bitmeyen iştahına yem oluyor.

O halde bu madde neden bu kadar önemli? Bu madde aynı zamanda kozmik yumurtayı, Tanrı’ya yakın olan meleklerin kendini feda etmesi ile mümkün olan evrenimizi oluşturan ilk maddeden geliyor. Söz konusu madde, kutsal ışığın (klifotlar) pırıltılarını hapsedip iki gruba bölünmüştür; her şeyi eritmeye çalışan (eski Yunanlıların Thanatos’u) ve eksi polariteye sahip olan beyaz madde ile her şeyi koyultmaya çalışan (eski Yunanlıların Eros’u) ve artı polariteye sahip olan karanlık madde. Kendimizi ilişki içinde olan iki zıtlığın arasında buluyoruz, biri ‘isteyen’ ve diğeri ‘istemeyen’; bu durum bizim beğenimizi de çok etkiliyor, bizim olduğunu zannettiğimiz duygu aslında bize ait olmuyor. Ne kadarı bizim, ne kadarı kontrolü ele geçirmiş kümelerden ve karanlık ile beyaz maddenin kendini ifade etmesinden geliyor? Basit bir şekilde söylersek: Ne kadar ‘kendimiz’iz, gerçekten?
Bu bilgi ışığında yazımın girişinde paylaştığım rüya dizilerini incelersek mantıksal bir bakış açısı ile yaklaşabiliriz: yeryüzüne inen meleği ve öfkesini, kızgınlığını ve acısını konu alan ilk rüya dizisi aslında hücreler kümesinin madde olmayanın cisimleşmesi travmasını hatırlamasıdır. Yokluktan var olmanın ilk şoku, bu olgu acı getirir ve dualite deneyiminden dolayı kaynaktan, Hayat Ağacı’ndan ) , ayrılmayı arzu eder.
Doğum ile birlikte bizden etrafımızda bulunan görünenin ötesini algılamamız ve içimizde gerekli olanı ile gereksiz olmayanı ayrıştırmamız bekleniyor. Arzu edilen, gelişimimiz için yararlı olan ve doğal bir şekilde işlememizi sağlayan ‘neyin iyi olduğunu sezme’ erdemini (açıklama için bkz.) geliştirmemizdir. Bu erdem ile hayatta kalabilmesi için bizi bölen ve bize zarar veren etkileri etkisiz bırakmış oluruz. Bu enkarnasyonda bana hizmet etmem gereken birçok şey verildi, ama söz konusu hizmeti ancak ve ancak onun görevini anlayabildiğimde yerine getirebilirim.

‘Yeryüzüne inen karanlık melek’ rüya dizisi bana kaynak ile tekrar bağlantıya geçmem gerektiğini hatırlamam için yardımcı oluyor, bunun için ona ilişkin hücre kümesini devreye sokup konuyla ilgili nostaljisini aktive ediyorum. Kuran’da ifade edildiği gibi: ‘… beni hatırlayın ki, ben de sizi hatırlayayım’. Bir şekilde kaynağa giden dönüş yolumuzun olasılığını ve enerjisini kullanarak iletişimi başlatıyoruz.
‘Çinli savaşçı’ rüya dizisinin bana armağını ise utanç, haksızlık, bencilik ve gurur duygularının korkunç sonucunda bana öğretilen şeref, adalet, hizmet ve adanmışlık erdemlerini anlayabilmek. Lucid rüyalar aracılığıyla bize gelen mesajları anlayabilirsek onları öğrenmiş olup hayatımıza yansıtmış oluruz. Iskaladığımızda ise başka insanların enkarnasyonlarına ait olan hücre ve onların kümelerinden bize gelen bu hikayelerin geçmiş yaşamlarımızla ilgili olduğuna inanırız ve egomuz (etki için rekabet eden birçok Ben’imiz) üzerimizdeki etkiyi kaybetmemek adına bizi kaynaktan koparmak için olasılıkları elden kaçırmaz. ‘İçimizdeki öğretmeni’ keşfedip onun zengin deneyimlerinden faydalanabilirsek kendimizi şanslı sayabiliriz; onun yardımı ile özgür olmayı ve kendi benliğimizi ortaya çıkarmayı öğrenebiliriz.
‘Anıt mezarındaki öğretmen’ rüya dizisi tam da bunu anlatıyor: iyi ve kötü, gerçek benliğimizi geliştirmemize ve gezegenimizin ile geniş evrenimizin bakımına katkıda bulunmamıza yardımcı olan zengin bir bilgi kaynağına ulaşabiliriz. ‘Öğrenci hazır olunca, öğretmen gelir’ bu fenomene işaret eden bilinen bir sözdür ve ‘akaşik arşivler’ aynı şeyi ifade eder.
Diğer, hala devam eden rüya deneyimlerim ise bilincimin birçok seviyesindeki iç bağlantılarını, evren ve birçok katmanları ile etkileşimini ele alıyor. ‘İhtiyacımız olan her şey içimizdedir’ anlayışına katkısı azdır. Onlar daha çok rüyanın içsel durumunda var olan etkileşimli kapılar aracılığıyla gelişirken bize sunulan başka katmanlarla ve boyutlarla karşılaşmaların meyveleridir.
Sonuç olarak bahsettiğim geçmiş yaşamların bana ait olduğundan şüpheliyim. Düşen bir melek veya Çinli bir savaşçı veya Orta Asya’da bulunan gizli bir şeyhin mürşidi olduğumdan şüphe duyuyorum. Ancak bunu itiraf etmek, doğumumdan beri ailemin bana gösterdiği sevgiyi ve ilgiyi ortadan kaldırmaz. Aynı zamanda evrenin bana hediye ettiği ve bedenimin her bir parçasında tezahür eden hücreleri ile kümeleri, karanlık ve beyaz maddenin her daim değişen mizaçları benden alıp götürmez, hatta onlar kendi aralarında anlaşarak bana kim olmak istediğimi seçme özgürlüğü verir. Hepimiz bu denli sevginin titreşimli tanıklarıyız.
Bu harikulade olanağı boşa harcamayalım ve eski deneyimleri içinde barındıran bu ortak havuzdan öğrenelim. Söz konusu ortaklık bizi altın bir zincirin yaşayan parçaları yapıyor ve bizi merhametli Tanrımıza geri götürüyor!

All the above paintings
are from the spiritual master
except for the title picture
***

Bir yanıt yazın