Skip to main content

Distopya Kazasından İnsanlığımızın Yeniden Yapılandırılmasına

-Albrecht Dürer (1471–1528), ‘Melencolia’-

a 1514 engraving now in the collections

of the Minneapolis Institute of Art.

*

Nicolas Lecerf tarafından 14 Mart 2014 tarihinde kaleme alınmıştır.

Çeviri: Nalan Özkan Lecerf

*

Daha evvelki yazılarımda, ‘sahip olma’ ve ‘olma’ kavramları irdelenmiş olup, (Beyaz Lotus) kültürümüzde özgür iradenin merkezi bir konuma sahip olmasının öneminden bahsedilmişti. Devamında ise egolarımızın şişirilmesine neden olan hücrelerin anıları ve toplumumuzun yorucu bir şekilde ‘ben’e tapıyor olmasını acıyla yansıtan, dağılmış aynamıza anlam katmaya çalıştığımız ‘önceki hayatlar’ın ihtimalsizliği ele alınmıştı (Geçmiş Yaşamlar Hakkında).

Uzun zaman önce, Altın Çağ’ın sonuna damgasını vuran büyük değişimin zamanında yapılan (veya dayatılan) seçimin basit bir sonucu olan bir toplumda yaşadığımızı gördük. Bu değişimle birlikte tümü ‘özel mülkiyete’ dayalı şehirler, tarım ve sanayi gelişti. Bu yeni kültür, ‘başka türlü’ yaşanabileceğinin olasılıklarının tüm kanıtlarını yok etmek üzere öldürücü tacizlere başvurmuştu ve söz konusu bu girişimler ortak ‘tarih’imizin çok iyi belgelenmiş karanlık dönemleridir. Bu tarihte, emperiyalizmin yemi olan iki yüzlü ‘gelişme’ adına çok insan kanı akıtıldı.

‘Varoluş’tan ‘sahip olma’ya geçişle birlikte yaşamlarımızın özü hasara uğradı ve bizi evrenin bu alemindeki tezahürümüzün bütünsel deneyiminden mahrum bıraktı. Bundan dolayı ‘sorunumuz nedir?’i tam anlamıyla idrak etmemizi sağlayacak olan anahtarlar eksiktir. Çünkü ‘gelişme uğruna’, bu bütünsel deneyimin yeniden yapılandırılmasını sağlayacak olan ipuçları ve dinamikler de saklanmış, hasara uğramış, hatta yok edilmiştir.

Toplumumuzdaki normallik standartları, ‘sahip olma’ üzerine kurulu olan bu topluluğun korunma ihtiyacına göre şekillendirilmiştir. Daima açlık çeken ‘sahip olma’ (ve koruma) dürtüsüne hizmet etmeyen her şey bir tehdit olarak algılanıp, bize karşı kullanılıyor. Dolayısıyla korkudan dolayı isteyerek ‘bizim adımıza’ bizi yönetenlerin iştahlarını doyuracak olan bir ‘kişiliğe’ (persona) kucak açıyoruz. Tabiiki bu, standartların ara sıra değişmesini veya ‘ihtiyaç duyulduğunda’ tekrar değerlendirilmesini beraberinde getiriyor. Burada toplumumuzu … ve bizi korumak için onları kullanan kişilerin kendi çıkarları göz önünde bulunduruluyor.

Geçenlerde bunun nerelere vardığını ‘Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı’nın son baskısında gördük (DSM, İngilizcesi ‘The Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders’, 2013 Baskısı). Yorgun ve büyüsünden kurtulmuş olan doktorlar, asıl çağdaş Harun’lar olan Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından yüceltilen bu çağdaş incilin ve korkakça tapılan altın buzağın kontrolden çıktığına dair uyarıda bulunuyorlar: o ‘normalliği tıbbi gözetim altına alır ve gereksiz ile zararlı ilaç reçetesi bolluğuyla sonuçlanır veya yeni kurallar göz önünde bulundurulduğunda, kedere ilişkin bazı tepkiler bir insanın normal deneyimleri olarak algılanmak yerine patolojik bozukluklar olarak etiketlenir.’ Uyuklamalarından çıkan gittikçe daha fazla doktor artık ‘Dur! Yeter!’ demeye cesaret edebiliyor. Bu, konumuzun özü olduğundan, çok keskin bir örnektir.

Her zaman çelişkilerle yaşıyoruz. Bunlar gerçek özümüzden ne kadar yoksun bırakıldığımızın aynasıdır. ‘Gelişme’ olarak adlandırdığımız dönemlerin bu linear (doğrusal) sırası görmezden geldiğimiz bir yanılgıdır, çünkü atalarımızdan daha iyi olmadığımızı, hatta bazen onlardan kötü olduğumuzu biliyoruz … Çağdaş dünyamız kemiklerine kadar Descartes’ın çocuklarıdır: ‘Düşünüyorum, öyleyse varım.’ O bizi çok etkilemiş ve ‘kişiliğimiz’in (persona) gerçek olduğuna dair ikna etmiştir. Bunun dışında ancak gördüklerimiz gerçektir, dolayısıyla görünür olan gerçeklere tutunuyoruz! Nicolas Tesla buna karşın şunu ifade etmiştir: ‘Ne zaman ki bilim adamları maddenin görünür olmayan yönüne bakacaklar, o zaman gelişmede dev sıçramalar yapacaklardır.’

Aynı zamanda doğru olmayan kurgu, rüyalar ve yanılsamalara doğru, derin bir şekilde çekiliyoruz. Ruh sağlımızın pahasına, gerçeğin normu olarak bunların uygulanmaya koyulmasını istiyoruz! Mantıklı olduğumuz kadar da sanrısalız. Çok düşündüğümüz halde bunun ister istemez bir ‘varoluş hali’ getirmediğini gördük ve şeylerin parlak görünümünün aldatıcı olabileceğini de … İletişim çağında yaşamamıza rağmen hepimizin yalnızlıktan ötürü acı çektiği görmek ironik bir durum değil midir? Her şey hakkında bolca konuştuğumuz halde aynı zamanda boş hissetmemiz ironik bir durum değil midir? Descartes geç gelmiştir ve Doğadan ayrılmamızın bir sembolüdür. Ancak bu mümkün olamazdı, eğer ki doğa ve evrenle olan yeni ufuk açıcı bağlantımıza ilişkin her şey uzun ve itinalı ve sistematik bir şekilde baltalanmasaydı.

Böylece çelişkiler devam ediyor: ‘Sahip olma’ dürtüsü üzerine kurulu olan toplumda öne çıkmak için varlığımızdan, Doğa ve evrenle olan tüm bağlantılarımızdan mahrum edilmiş olmamız gerekiyor. Böylece içimizde bu boşluğu, varlığımızın bolluğu yerine başka şeylerle doldurmak isteyen bir dinamik ortaya çıkıyor. Artık kendimize güvenmiyor ve kendimizi bilmiyoruz. Bilseydik, doğa anaya tecavüz eden ve ‘kendi kendini tayin eden uzmanlar’ın bize yüzyıllarca, çıkarlarımızı göz ardı ederek, tavsiye ettikleriyle dehşete düşerdik. Dışarıda olana güveniyoruz ve kendimizin dışına bakmaya koşullandırılıyoruz. Halbuki ihtiyaç duyduğumuz her şey içimizde mevcut. Ancak özümüze giden yolun anahtarını ve bağlantısını kaybettik. Orada olma yeteneğimiz uyuyor ve uyandırılmayı bekliyor. Kendimize yabancılaştık ve şimdi bize nasıl yaşamamız ve davranmamız gerektiğini söyleyen yabancıları dinlemek için servet ödüyoruz! Bazı şeyleri bilmek istiyorduk, ancak şimdi bir amaçtan yoksun bırakıldığımızı fark ediyoruz. İstediğimiz şeyler gölgedir.
Kendimiz hakkında bildiklerimiz içinde bulunduğumuz koşulu aynalıyor: Bölük pörçük ve evrensel bir amaçtan kopuk olmak. Özgüveni düşük olan kişiler kendi eşsizliğin farkında olmayıp, gerçekliklerinden farklı olan bir kişiliğe (persona) bürünmenin zehri ile enfekte olmaya devam ediyorlar. Kötülüklerimizin bir yönü, kendimizden kopuk olmamızdır.

Kopuk olduğumuz için zayıf ve bizden beslenen güçlü yırtıcı hayvanların yemi olmak durumundayız. Kendilerinin karşılayamadıklarını, yaşamın kendine güvenilirliği ve canlılığı, tedarik etmeye devam ettiğimizi özenle garanti altına alıyorlar. Tembel insanlar çalıyor ve yalan söylüyor, bundan dolayı günlük kabuslarımıza dadanarak lanetli asalaklar olarak kök salıyorlar. Onlar bize kendi kriterleri ve standartları doğrultusunda ‘kim olduğumuzu’, ya da daha iyisi ‘nasıl olmamız gerektiğini’ anlatıyor. Kendimize ilişkin o kadar cahilleştik ki, düne kadar söylenecek olan her şey kulağımıza bilimsel ve etik gelirdi. Gururumuz pahasına şimdi farkettik ki, zehirlerini tekrar paketlenen ilaç olarak bize satabilmeleri için hastalıklara iyi gelecek olan doğal tedavi ve reçeteleri sakladılar. Hatta zehirli kimyalarını satmaya devam edebilmeleri için ‘laboratuvardan çıkmış yap-işlet-devret virüsleri’ ürettiklerini de öğrendik.

Hastalıklarımızın ve rahatsızlıklarımızın kökeni aslında psikolojik veya kalıtımsal değildi. Bu kökler ihmal edilmiş egolar ve onların kökeni, “Geçmiş Yaşamlar Hakkında” yazısında yer aldığı gibi, hücrelerin parçalanmış anılarıdır. Bunlar daha çok daha derin olan nedenlerin etkileridir. Onları kopuk halimiz olumsuz bir şekilde titreşiyor ve gelecek olan nesillere yayılan hayaletler, negatif hologramlar üretiyor. Bunlar kendi başına var olmayıp, artık anlayamadığımız bir nedenin aynalarıdır. Tekrar ediyorum: Kendi başına var olmayan ancak artık anlayamadığımız bir nedenin aynaları olan hayaletler, negatif hologramlar. Bu ışıklar altında şizofreni, histeri, otizm, asperger ve biraz daha ağır koşulları anlama konusunda atılım yapabiliriz.

Sahip olduğumuz her bir sorun bedenlerimizin ve doğanın kaybolan dilini görmezlikten geldiğimizden ve nasıl anlayacağımızı bilmediğimizden kaynaklanıyor. Bugün psikoloji veya psikiyatri olarak karşımıza çıkan her şey bize dışarıdan bakmanın, nedene dair hiçbir ipucunun bulunmadığı, nedenlerle karıştırarak kibirli bir şekilde sonuçlarla atıp tutmanın yoludur. ‘Çağdaş’ psikolojinin uyanışı sırasında, Freud ve Jung’ın arkasında daha bütünsel bir bilimden gelen ve onlara genişletmeleri gerektiği yerde bakış açılarını daralttıklarını gösteren insanlar vardı … Birçok bilinen fikrinin de onlara ait olmadığını söylemeye gerek yok. Her ikisi de orijinal kaynaklarını iyice sakladı ve bunun yerine daha çok kazanç getirecek olan ve onlardan toplumu ve insanları ‘büyülemenin’ sihirli formülünü bekleyen patronlara hizmet etmeyi seçti.

Bu altıntıya daha önce yer verilmişti: ‘Normalliği tıbbi gözetim altına almak’, Gurdjieff’in deyimiyle ihlal edilmiş ruhsal sağlığımız pahasına ‘sonuna kadar gittiklerine’ tanıklık ediyor. ‘Hastasın ve biz seni iyileştirebiliriz’ nesilleri hipnotize eden ve korkunç bir bağımlılık ile cahillikle dolu sahte bir halde kalmamızı sağlayan bir büyü oldu.

İlacın görevi sağlığı yerine getirmek ve önlemeyi uygulamaktır. Hipokrat yemininin artık boş bir laf olduğu maalesef üzücü bir gerçektir. Birçok doktor ilaç sektörünün rüşvetiyle başlıca ilaç satmaktadır. Bunlar gerçek olan gerçekler. Hastaya gösterilen ilgi nerede (yukarıda bahsigeçen DSM’nin baskısında artık ‘tüketici’ olarak anılıyor!)?

İnsanlar kendilerini toparladıklarında ve güç ile haklarını geri aldıklarnda, tüm yapının yıkılacağı tahmin edilebilir. Patalojilerin yanlış teşhisleri, semptomların yanlış tanısı, gerçeği örtmek üzere bir sanat haline geldi: Kendimizi bilmiyoruz ve yerinde olan güçlerin bekçi köpekleri bunun böyle kalması ve manipulasyonun devam edebilmesi için dikkat ediyorlar.

Bu noktada Aldous Huxley çok açık bir şekilde şunu söylüyor: ‘Bir sonraki nesilde falan, insanlara köleliklerini sevdirecek ve gözyaşı olmaksızın diktatörlüğü yaratacak, farmakolojik bir yöntem olacak. Tabiri caizse, tüm toplumlar için bir nevi acısız bir toplama kampı üretilecek, böylece insanların özgürlükleri gerçekten elinden alınmış olacak. Ancak onlar bundan oldukça zevk alacak, çünkü propagandaya veya beyin yıkamaya veya farmakolojik yöntemlerle yapılan beyin yıkamaya karşı çıkma arzusundan caydırılmış olacaklar. Ve bu son devrim olacakmış gibi gözüküyor.’

Maalesef bu hala imgesel ve hayali bir şey değil, bu tam anlamıyla ŞİMDİ. Ve bizler, dağılmış rüyalarımızın savaşta parçalanan molozları arasında hayalet gibi yürüyen vatandaşlar gibiyiz.
İnsanlığımızı yeniden yapılandırma olasılığına doğru giden yolculuk içten başlar. Oraya bakmamız gerekiyor. Ancak o zaman hep beraber, yan yana, bir zamanlar kim olduğumuzu geri isteyerek büyüyüp, gelişebiliriz.

‘Glastonbury Tor’, painted by RENATA VAN RIJSOORT.

***

Notlar:

1. Dystopia hakkında:

http://tr.wikipedia.org/wiki/Distopya

2. DSM hakkında daha fazla bilgi almak için:

http://en.wikipedia.org/wiki/Diagnostic_and_Statistical_Manual_of_Mental_Disorders ve
http://tr.wikipedia.org/wiki/Mental_Bozukluklar%C4%B1n_Tan%C4%B1sal_ve_Say%C4%B1msal_El_Kitab%C4%B1

3. Makaledeki Aldous Huxley’den yapılan alıntının kaynağı:

http://pulsemedia.org/2009/02/02/aldous-huxley-the-ultimate-revolution/

4. Ve son olarak Aldous Huxley’in tarzını yansıtan başka bir alıntıya yer veriyoruz. Bu alıntı Internet’te bulunmuştur, ancak kaynağı maalesef bilinmiyor. ‘Cesur Yeni Dünya’ konularının örgüsünü taşıyor ve gerçeğin kurgunun maalesef çok ötesine gittiğini gösteriyor:

‘Herhangi bir isyanı önceden bastırmak için hiçbir şiddet dolu yönteme ihtiyacımız yoktur. Güçlü, kolektif bir koşullandırma yaratmamız yeterlidir. Böylece isyan düşüncesi insanın aklına bile düşmez. Doğumlarından itibaren bireylerin doğuştan var olan biyolojik yeteneklerini sınırlandırmak, izlenebilecek en ideal yoldur.

Devamında koşullandırmaya devam ediyor, istihdam şartlarını karşılayabilecek düzeyde olana kadar eğitimi azaltıyoruz. Eğitilmemiş bir birey, düşünce anlamında sadece sınırlı bir ufka sahiptir. Düşünceleri ne kadar çok sıradan işlerle meşgul ve sınırlı ise, bu birey o kadar az başkaldırabilir. Bilginin gittikçe daha seçkinci olmasını, insanların ve bilimin arasındaki uçurumun genişlemesini, geniş bir kitleyi hedefleyen bilginin ise herhangi yıkıcı bir içerikten mahrum edilmesini, özellikle felsefeden, sağlamalıyız. Yine burada da doğrudan şiddeti değil, ikna kullanmak durumunda kalacağız: televizyon, haberler ve eğlenceler aracılığıyla her zaman duyguları ve içgüdüleri tatmin edecek olan kitlesel yayınlar yapacağız. Zihinleri boş ve oynak olan her şeyle meşgul edeceğiz. Süregelen bir sohbetin ve müziğin ortasında zihni düşünmekten alıkoymak iyidir.

Cinsellik, insanın çıkarlar listesinin en başına yerleştirilecek. Sosyal anlamda bundan daha sakinleştirici bir şey yoktur. Genel anlamda, ağırbaşlılığı hayattan menedeceğiz ve daha nitelikli olan her şeyi alaya çevireceğiz, önemsemeyen bir keyifliliği sürekli bir mazeret olarak geliştireceğiz. Böylece reklamların verdiği ‘mutluluktan uçma hissi’ (euphoria) insanoğlunun mutluluğu ve özgürlük modelinin standardı haline gelecek.’

***

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site reCAPTCHA ve Google tarafından korunmaktadır Gizlilik Politikası ve Kullanım Şartları uygula.

ReCAPTCHA doğrulama süresi sona erdi. Lütfen sayfayı yeniden yükleyin.

TÜM HAKLAR SAKLIDIR VIA HYGEIA 2022